şeker henri

Küçük bir kızken Matilda diye bir kitap geçmişti elime. Küçük bir kızın acımasız bir dünyayla başetme hikayesi, ama çok komik, çok büyülü, acayip ince bir mizahla dolu. Matilda kişisel gücünü gözlerinden çıkan ışınlara çevirebiliyor, nesneleri yalnızca bakarak hareket ettirebiliyordu. Mistik bir tarafı da vardı yani hikayenin, büyülenmiştim, neye inanacağımı şaşırmıştım. (Aynı yıllarda Gülten Dayıoğlu’nun Ganga’sını da okumuş, internet öncesi o zamanlarda bir yerlerden yazarın telefonunu bulup, “Gerçekten var mı böyle şeyler?” diye sormayı çok istemiştim.) Zamanla İngiltere’de çok büyük olan ancak o yıllarda ülkemizde pek tanınmayan Matilda’nın yazarının, Roald Dahl’ın peşine düştüm. Siz bu yazarı Çarli’nin Çikolata Fabrikası isimli filmden tanırsınız belki, hikayeleri tüm filmlerden çok çok daha güzeldir. Dahl’ın dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını açgözlülükle tekrar tekrar okudum. Sonra elime “Şeker Henri’nin Akılalmaz Öyküsü” isimli kitabı geçti. Novella tadındaki bu uzun hikayede, Şeker Henri mum alevine bakarak trataka meditasyonu yapıyor, bu meditasyon sayesinde insanüstü güçler ediniyor, meditasyon yaptıkça güçlerini kendi çıkarı için kullanmaktan rahatsız olmaya başlıyordu. Şeker Henri’nin maceralarını belki 20 kere, belki 50 kere okumuşumdur. Anlatının kendisinden çok keyif almanın yanında, meditasyonun ne olduğunu, yogilerin tam olarak ne yaptıklarını, gerçekten “insanüstü” güçler diye bir şeyin varolup varolmadığını delice merak ediyor, hikayenin içinde cevaplar arıyordum. Küçücük aklımla insan bedeninin sınırlarını, zihnin marifetlerini anlamaya çalışıyordum. Bunları sorabileceğim kimseyi tanımıyordum, internet yoktu, annem babam bu işlerden anlamazdı. Bazı geceler, kitapta anlatıldığı şekliyle odaklanmayı deniyordum ama başaramıyordum. Yine de, hikayede anlatılanların gerçekçi olabileceğine dair inancımı hiçbir zaman yitirmedim.

Yıllar dolu dolu geçti. Yaşamın hayal edebileceğimin ötesinde maceralarla dolu olduğunu anlamaya başladım. Aklımın ve bedenimin sınırlarını genişletmeye, esnetmeye, “ben” sandığım kişiyi aşmaya başladım. Ve gün geldi, hocamız bir mum yaktı ve bize şöyle dedi: “Şimdi trataka meditasyonu yapacağız.”

Hikayeleri çok sevdiğini bildiğim hocama kitabı bulup hediye ettim. İçine içimden gelerek şuna benzer bir şey yazmıştım: “Benim çocukken aldığım kadar keyif almanız dileğimle.” Çünkü hiçbir hikaye yoktur ki bana Şeker Henri’yi ilk defa okurken aldığım keyfi versin. Çocuk aklıma çok büyüleyici gelmişti, başka bir dünyaya aralanan kapıydı. Belki de çocuk Zeynep büyüyünce yaşamın anlamını nerede bulacağını biliyordu, belki buydu onu bu kadar heyecanlandıran. Hocam @borahariom geçtiğimiz haftalarda kitaptan ve benden bahsetmiş, tavsiye ettiği değerli kitaplar arasında Şeker Henri’nin Akılalmaz Maceralarını da saymış.

Çember tamamlanıyor. İçimdeki küçük kıza sarılıp kulağına fısıldıyorum: “Merak etmeye devam et. Öğreneceksin. Bu senin yolun.”

SIRADAN MUCİZELER


Hamileyken hep aklıma takılan bir şey vardı.

Büyülü hissediyordum, yani şişmiş, sıkılmış, kısıtlanmış ve sürekli uykulu hissetmenin yanında, büyülü hissediyordum. İçimde hareket eden bebeği hissettikçe, onun uyuyup uyandığını, hatta sonraları acıktığını bile hissettikçe – m u c i z e diyordum, gerçekten /mucize/. 
Ve sonra zihnim soruyordu: 
“Mucize mi? 
Emin misin? 
Kediler de hamile kalıyor, doğuruyor. Beşer beşer. Her bahar. Hamam böcekleri de ürüyor, hem de çok başarılı bir şekilde. Dişinin tanımı doğurma potansiyelini içeriyor zaten. Hangi mucize? Mucize böyle kırk yılda bir olan beklenmedik şeylere falan denmiyor muydu? Üremek, doğurmak kadar sıradan bir şey nasıl mucize olabilir ki?”

Sonra, bebeğim bir yaşına yaklaşmaya başladığında, ayıldım. 

Çocuklarını bir ilkokul müsameresinde ezberden şiir okurken izleyen ebeveynlerin neden ağladıklarını anladım. O çocuk ellerine çaresiz bir bebek olarak doğmuştu, belki de biraz solucanı andırarak. O küçük solucanın adım adım insanlaşmasını izlemek, evrime – küçücük bir ölçekte de olsa – an be an şahit olmak çok acayip, çok /mucizevi/ bir deneyim. 
Ve bir o kadar da sıradan aslında. Her çocuk büyüyor. Hepsi aşağı yukarı aynı şeyleri öğrenip yapabilmeye başlıyor. Öyleyse nedir bu heyecan, bu gözyaşları?

Anladım ki, her “sıradan”ın içinde var bir “mucize”. 

Mucizeler nadiren görülen doğaüstü olaylar değil, gündelik yaşamımızın içine örülmüş ışıl ışıl parlayan iplikler aslında. Milyonlarca “olasılık” içinden “olan” a dönüşürken detay gibi gözüken ama bir araya gelince tüm yaşamımızı kapsayan altından iplikler. 

Anonim bir söz şöyle der: 
“Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Ya hiçbir şey mucize değilmiş gibi, ya da her şey mucizeymiş gibi.”

DÖNÜŞÜM BÖLÜM İKİ #icedonugungunlugu


Sabah uykusundayken
kafamda konuşan sesi farkedip
odaklandım. 

Hep aynı şeyi tekrarlıyordu
mantra gibi

“acıyı enerjiye dönüştür
acıyı enerjiye dönüştür 
acıyı enerjiye dönüştür

enerji için çalış
acı için ver

acıyı enerjiye dönüştür”

Benden bana mesaj varmış. Mesajı almayı seçiyorum. 

Acı nasıl enerjiye dönüştürülür bilmiyorum. 

Böyle belli başlı isimli bir acı da değil çektiğim. 
Herkesi sıkan koşullarda, aşağı yukarı herkes kadar.

Bu sabah itibariyle “herkes gibi” olma lüksüm kalmadı sanırım.
Acıyı enerjiye dönüştürmeliyim.
Emir büyük yerden.

Kendimden. 

DÖNÜŞÜM BÖLÜM BİR #icedonugungunlugu

Bunca yıldan sonra Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okumak çok değişik bir deneyim. KKK’ı ilk okuyuşumda, yıkıcı bir ilişkiden çıkan, kendiyle ilk kez tanışmanın arifesinde genç bir kadındım. Şimdi, tam 7 yıl sonra, yeniden okuyorum Vahşi Kadın’ı, ve Tolstoy’u yeniden okumak gibi bambaşka bir taraftan okuyorum. Ah Vahşi Kadın, rafta her göz göze gelişimizde biliyordum yeniden buluşacağımızı – ama bu buluşmayı evli, çocuklu, eve kapanmış, solgun bir Zeynep’le yapacağın hiç aklıma gelmemişti!

Öğrenmemiz gereken en büyük ders ölmesi gerekenin ölmesine, yaşaması gerekenin ise yaşamasına izin vermektir, demiş KKK.
Ve tam da bunca yıldır emekle inşa ettiğim, tanıdığım ve sevdiğim Zeynep’i, kendimi yitirdiğimi düşünürken, ölen Ben’in yasını tutmaktan yataklara düşmüşken (mecazen, yoksa ne gece ne gündüz yatak yüzü gördüğüm yok!), bu cümle çıkıyor karşıma. Ah! Ölmesine izin vermek: rutinden kaçan, doğaçlama yaşayan, maceracı, gözükara, asi Zeynep’in ölmesine izin vermek – ve doğmakta olan, ölen Zeynep’in hep çok sıkıcı, çok sınırlı, çok yazık bulduğu bu yeni Zeynep’i doğurmak – anaç, evcil, rutinli, temkinli, planlı, uykusuzluğa ve çocuk gürültüsüne dayanıklı, her anne kadar bıkkın ve yorgun olan, bu tanımadığım ve aslında tanımayı pek de istemediğim Zeynep’in doğmasına izin vermek – kendimde annemi görmek, artık genç olmadığımı, düşüncesiz, pervasız, beceriksiz olma lüksümün kalmadığını farketmek, farketmek yetmez, bir de K A B U L E T M E K –

Ne demiş, ölmesi gerekenin ölmesine, yaşaması gerekenin yaşamasına izin ver. 

Zeynep’in öteki yakasından sevgiler. 

KONUŞAN BALIK #icedonugungunlugu

bir çocuk varmış balık tutmaya gitmiş

oltası kırmızı ve sarı ve gömleği ilikliymiş

a! konuşan bir balık çekmiş gölden 
demiş balığa “dile benden ne dilersen” 
balıksa – konuşuyordu ya – “aman yarabbi!

konuşan bir çocuk yakaladım!” diye haykırmış 
çocuk o saat anlamış her şeyin tersine öğretildiğini

kaldırıp göle atmış kendini (boş kayık, sahipsiz olta, bir de kasket bulanlar:

anlamamışlar kararın sebebini: e tabi, 
herkese konuşan balıkları duymak nasip değil ki!) 

Analitikle romantiğin elele tutuşabileceğini lisede kimya derslerinde öğrenmiştim. Sıranın üstüne bir yana kimya defterimi açardım, bir yana yazı defterimi. Bir yandan kimya sorularına kafa yorarken bir yandan da kafamda dolaşan cümleleri yazı defterime kaydederdim. 
Her şeyin tersine öğretildiğini, insanların aslında karşısındakiyle değil hep kendisiyle konuştuğunu, asıl olanın – özün üstünün katman katman yalanla örtüldüğünü, ve sonuçta dünyanın zor ve kötülükle dolu bir yer olduğunu biliyordum 17 yaşımda. Biliyordum da, yakıştıramıyordum. Ben yanılıyorum herhalde, diye düşünüyordum. Etrafımdaki herkes bu zor yaşamı daha da zorlaştırıyor olamaz, yalan söylüyor olamazlar. Ben yanlış anladım herhalde. Yanlış yerdeyim. Belki başka yere gider, başka insanların arasına karışırsam gerçeği, doğruyu, özü bulabilirim…? Kötülüğün kurumsal ve küresel hale geldiği bu zamanda yaşamın her daim iyilikle, kolaylıkla, güvenle dolu olduğu bir yer bulamadım. Şimdi kucağımda taze bir yaşam, yeni doğmuş bir bebek var ve ben ona kötülükle ilgili ne söyleyeceğimi merak ediyorum. O da konuşan balıkları duyan cinsten olacak, biliyorum. O da kaldırıp kendini göle atacak belki de, konuşan balıkların dünyasında konuşan bir çocuk olmak için. Tersine öğretilenler bir yana, belki de söyleyecek tek bir şey var: Yaşamda kötülük iyilik kadar yaygın ve bir o kadar geçicidir. 
Geçecek!

AKARSULARDA YIKANANLAR #icedonugungunlugu

80659741_625220211560608_82159069355311104_n

Yolum hep değişti.

Tam öğrenmenin özünü kavramış, çalışmadan başarır hale gelmiştim ki – okul bitti.

Tam dili sökmüş, sokak ağzına hakim olmuştum ki – memlekete dönesim geldi.

Tam güzel bir ofise girmiş, iç mimar olma yolunda ilerliyodum ki – iki gözüm de arpacıktan kapandı.

Tam mastırları bitirmiş doktoraya girmiş tam zamanlı akademisyen olacaktım ki – teoriden felsefeden projeden gına geldi.

Zihnin dünyasından çıkış o çıkış, bedenin dünyasına paldır küldür giriş.

Yogayla hayatımı yeniden inşa ettim, sonra dersler verdim.

Tam yoga iyice popülerleşmeye, sınıflar dolup taşmaya başlamıştı ki –
Napıyoruz lan biz kendimize böyle scorpion’lar cennetkuşları falan dedim…
Frene bastım. (Eklemler müteşekkir)

Nefesimle tanışmaya başladım.

Tam dibine kadar nefesçi olacak, bütün eğitimlere katılacak, nefesimle uzaya falan çıkacaktım ki –
hamile kaldım.

Macera mı arıyorsun, dedi hayat. Yenilik mi gelişim mi dönüşüm mü arıyorsun
AL SANA!!! dedi hayat.

Evet evet anladım hayat. Tamam. Bir süre burada kalsak? (Bir süre burada üç kişi kalıcaz sanırım.)

Öğrendim, heybeye ata ata ilerledim, antenleri açtım, bağlantıları kurdum, deneyimleri birleştirerek yürüdüm yaşamda.
Ne oldum demedim – desem bu kadar çok çeşit olabilir miydim?
Ne olucam da demedim – desem en çılgın hayallerimin ötesinde geçebilir miydim?
NEYİM BEN NEYİM diye sordum hep, sonra aaa bir de baktım ki –

BEN yokmuş
mis gibi akışkan renkler
dikkatini neye yöneltirse o olabilen
bir yaşam enerjisi varmış sadece.

Öğrenen, değişen bir parçasıymışım adına EVREN dediğimiz bu safi enerjinin,
her şey olabilirmişim
eğer tek bir “BEN” olmayı seçip oraya kazık çakmazsam.

Şimdi bir süre yeni doğmuş anne olmakla uğraşıcam, sonra da başka başka anneler olurum muhtemelen, biraz kavrayınca anneliği, yanına bir şeyler eklerim:
Sonra bana “sen böyle değildin” demeyin, bakarsın yarın öbür gün şarkıcı olurum, ya da atom bilgini, ya da solucanlara merak salarım, belki de ormanda yaşamakla ya da çocuk gelişimiyle kafayı kırarım, hiç belli olmaz,
bende bu merak, bu maceracılık oldukça, oyun oynarım dünyada,
valla yaşamak böyle güzel, fikir değiştirerek, duyguların öbür yüzlerini farkederek, kendinden başka başka kendi’ler yaratarak –
yalnız şöyle bir maruzatım var –
bu annelik tek bir şeymiş gibi duruyor, bir de vazgeçme opsiyonu pakete dahil değil –
çocuk büyüdükçe anneden başka renkler çıkabilir diye avutuyorum kendimi –
nihayetinde hiç bitmeyecek bir macera bulmuş durumdayım,
kendisi şu anda oramı buramı dürtüklüyor içerden,
demem o ki
ben bir süre bu yeni annebebekaile durumunu yaşamakla meşgul olacağım
çok meşakkatli, dikkat isteyen bir durummuş öyle diyorlar,
yani bir süre ortalarda gözükemeyebilirim,

ama tüm tecrübeleri heybeye atar öncekilerle birleştirir
er geç yeni hikayelerle mavi semalara dönerim.

sağlıcakla.

 

İÇGÜDÜSEL’İN YERİ #icedonugungunlugu

78256000_606933023389327_1789101539483189248_n

Uyuyamıyorum.

Uykuya dalmak hep zor olmuştu ama şimdi koca bir karnım, tekmeleyen bebeğim, ve huzursuz bacaklarım var. Kafamda sorular, listeler, yüreğimde acabalar, endişeler…

Bir sürü teknik öğrenmek, onları uygulamak, neticede değişik şekillerde ve derecelerde farkındalığa gelmek – beni bekleyen sınava kıyasla ne kadar kolay, ne kadar yüzeyselmiş!

Asıl sınav şimdi.

Gerçekten kendimi bırakmayı öğrendim mi?

Bedenimi dinleyip, ona teslim olabiliyor muyum?

Duygularımın ne kadar farkındayım?

Otomatik tepkilerimin?

Kendimi biliyor muyum, öfkeliyken, endişeliyken, uykusuzken, kızgınken biliyor muyum kendimi?

***

Bir tarafım bunları sorgularken başka bir tarafım da diyor ki, “Bu başına geliyor, sen bunu seviyor ve istiyorsun, sorgulamayı bırak, yararı yok, kendinin en iyisini ol, hayata güven ve gevşe”.

En meyilli olduğum ses işte bu son ses.
Zihnim, rasyonellikten, mantıktan, analizden çok uzak bu son sesin topraklarında
duraklamak
konaklamak
gevşemek istiyor.
Zihnin hükmetmediği,
içgüdülerin kadim yollardan nazikçe aktığı bu topraklar benim evim.

Ve bakıyorum da, belki de hamileliğin en büyük hediyelerinden biri bu:
İçgüdüsel’in Yeri’nde uzun bir duraklama.

***

İçgüdüsel’in Yeri.
Hoşgeldiniz.
Galiba zaten buradaydınız ama farketmemiştiniz.
İçgüdüsel bazen samimi gelir
ama hayvansı ve yoğun olabilir.
İçgüdüsel’de menü yoktur
tüm ikramlar anlıktır
tadını çıkarın.
Hesap getiremiyoruz çünkü
kalkıp gitmeniz mümkün değil
hesabı kapatmanız da.
İçgüdüsel’in Yeri
canlılığın mutfağında
yaşamın yasasında
akan kanın ritminde bulunabilir.
Her zaman bir soluklanmaya bekleriz.
Ne de olsa tüm büyük deneyimlerin mekanı biziz.
(Bir soluklanmanın sonunda neler olur
garanti edemeyiz).
Not.
Biz sağ beyin değiliz.
Merkezde olduğumuzun farkedilmesini tercih ederiz.

***

Ne güzelmiş içgüdüselin yeri! Ne güzelmiş aslında beni hiç ilgilendirmeyen, gerçek hayata dokunmayan şeylere kafa yormamak, ne güzelmiş toprağın üstünde bebekli, altında kök salmış bir kadın olmak!

***

Fotoğraflarımı en sevdiğim Orcun Ataibis çekti. Beni de 7/24 çekiyor. Kendisi çok çekici bir insan!

 

 

İÇEDÖNÜĞÜN GÜNLÜĞÜ: BİR BAŞLANGIÇ #icedonugungunlugu

72483571_697629914067892_8933908030131535872_n

Sosyal medyada kendimle ilgili pek bir şey paylaşmadığımı belki farketmişsinizdir. Özellikle son bir yılda hayatımda kopan fırtınaların hiçbiri buraya yansımadı (veya uzun aralar şeklinde yansıdı). Genel olarak da kendimde olan biteni paylaşmaya yatkın bir insan değilim, eğer uzun bir gecede güzel bir hikayeyle anlatmayacaksam, “Neler oldu?” sorusuna dişe dokunur bir cevap veremem. (İç sesim: “Neler olmadı ki? Dünden beri içimde bir sürü şey oldu! Sana hangi birini anlatayım?”) Anlattığım zaman da uzun uzun anlatırım, bağlantıların altını çizerek. Bana göre her şey bağlıdır, nüanslar ve tesadüfler yaşamın dokusunu oluşturur. Anlatacaksam hakkını vermek isterim.

Bu sene bir kitap okudum. Epeyce de geç kalarak okuduğumu hissettim: “Sakinler de Kazanır: Konuşmadan duramayan bir dünyada içedönüklerin gücü” diye çevirmişler dilimize. Susan Cain isimli, kendisi de içedönük bir yazarın okuması çok eğlenceli ve aydınlatıcı kitabı, bana yalnız olmadığımı, tuhaf olmadığımı, sadece gücümü içeriden aldığımı hatırlattı. Ve sunduğu kanıtlar benim analitik aklıma pek bir yattı! Sadece konuya meraklı olanlara değil, herkese öneriyorum: İçedönük / dışadönük yelpazesi insanları (ve kendimizi) anlamak için çok iyi bir ölçüt.

Üzerine, geçenlerde guardian.co.uk‘da bir yazıya denk geldim: “What does living fully mean? Welcome to the age of pseudo-profound nonsense”
Temel olarak sosyal medyada pazarlanan “yaşıyoruz bu hayatı beeee” kavramını eleştiren, bağlamından çıkarılıp bir manzara fotoğrafı üzerine yazılan alıntıların anlamsızlığını sorgulayan yazıda, bir paragraf dikkatimi çekti. Yıkıcı bir ilişkiden çıkan ve hayata yeniden başlama ihtiyacı hissettiği için şehir değiştiren bir kadına verilen “Yürü beee!!! Bi kere geliyoruz dünyaya!!!” tepkilerinden, kadının kendini sağaltma ihtiyacını “hayatını yaşamak!” goygoyuna indirgeyen yaklaşımı eleştiren bir paragraf. Şöyle devam etmiş (çeviriyorum):

“Aradaki nüans – hayatın sakince dolu dolu yaşanabileceği, büyük bir maceraya benzeyen kararın aslında karmaşık bir yeniden başlangıç olabileceği, en ilham verici seçimlerimizin bile endişeyle dolu olabileceği – yalnızca görseller kullandığımızda kayboluyor.”

32 yaşımdayım ve atıldığım maceralardan, gezdiğim yerlerden, tanıştığım insanlarla fotoğraflarım sosyal medyada yok. Eğer o fotoğrafları koyarsam layklarınıza oynamış olurum, hikayemi, hikayeleri yok saymış, kendimi ve o muazzam duygusal skalamı bir yolculuğun fotojenik bir saniyesine indirgemiş olurum. Yalan söylemiş olurum. Evet, ben uçsuz bucaksız kumsallarda davullar eşliğinde saatlerce dans ettim. Gece bülbüllerinin tüm senfonileri solda sıfır bırakan konserlerini dinledim sabahlara kadar. Alplerin muhteşem havasını soludum dört mevsim. Dünyanın bir ucunda ruhumun ikizine rastladım, yüzünde kendi gözlerimi gördüm, dünyanın başka yerlerinde yine buluştuk. Bir cadıya evine dönmesini öğütledim. Bir adamın ismini geri almasına vesile oldum. Dağın başında, ormanın içinde bir peri düğününe kulak misafiri oldum, sabaha karşıydı. Bana avuç avuç minik çilek toplayan bir adama aşık oldum, çilekle sarhoş oldum. Arkamda ateş, önümde kar fırtınası vardı ve sabahlar olmasındı. Başım fena halde belaya girecekti ki imdadıma İzmir isimli dünya güzeli bir bebek yetişti… Ve daha neler neler.

Bunları macera olsun diye yaşamadım. Hayatı yaşamak!!! gibi bir amacım bile yoktu. Bazen arıyordum, soruları, yanıtları, kendimi arıyordum. Bazen yaşamın tadı öyle güzeldi ki kana kana içiyordum. Bazen kalbim buz gibiydi, zihnim şüpheyle doluydu, yargılarım kirliydi. Bazen kalbim apaçık bir çiçekti, ışıklar içindeydim. Yaptıklarım belki dışarıdan “yaşıyosun bu hayatı!!!” gibi görünmüştür ama içeriden zaman zaman çok çaresizdi, zaman zaman delice bir neşeydi. Şimdi ben bütün bunları bir sosyal medya postunun altında üç beş satırla nasıl anlatırım???

Eh, anlatamayacağıma göre: Yeni bir şey denemeye karar verdim. Adını “İçedönüğün Günlüğü” koyuyorum. Ve bundan sonra sizinle #icedonugungunlugu nde, dışarıdan hiçbir şey olmamış gibi görünen sakin, olaysız günlerimin farkındalıklarını paylaşmaya niyet ediyorum. Olan her şey asıl o günlerde oluyor çünkü. Başımdan geçen tüm fantastik şeyleri evde sakince otururken sindiriyorum, anlam da orada, gelişim de, büyüme de. Dağın tepesinde herkes adrenalinle, yaşamla doluyor. Asıl mesele koltukta yatarken neler olduğu.

Bir zamanlar güzel bir yüz olmaktan bıktığım gibi, sosyal medyada gülen suratıma layk yağmasından bıktım. O güzel fotoğraflar, (pek de layk yağmayan) ders duyuruları vb yine olacak – ama arada anlamsız, çekici olmayan bir fotoğraf görürseniz işte o #icedonugungunlugu dür, pişmiş kelleyi beğenen başka, altını okuyup ben ne demişim merak eden başka sonuçta… Öyle mi gerçekten? Emin değilim. Yakında hep beraber öğrenebiliriz.

Son olarak bir uyarım var: Çok sıkıcı olabilir.

Sevgilerimle.

basitçe: yoga ne işe yarar?

“Yoga does not remove us from the reality or responsibilities of everyday life but rather places our feet firmly and resolutely in the practical ground of experience. We don’t transcend our lives; we return to the life we left behind in the hopes of something better.”

DONNA FARHI, Bringing Yoga to Life

(“Yoga bizi günlük hayatın gerçekliğinden ve sorumluluklarından ayırmak yerine ayaklarımızı sağlam ve kararlı bir şekilde deneyimin pratik zeminine basmamızı sağlar. Yaşamımızın ötesine geçmeyiz; geride bıraktığımız yaşama daha iyisinin umuduyla döneriz.”)

İtiraf ediyorum: Yogaya gerçek hayattan kaçmak için başlamıştım.

Kafamın içindeki seslerden ve dışarıdaki kaostan azade bir beş dakika bulsam yetiyordu bana. Savasana’da otuz saniye gevşesem büyük şükürdü. Kimsenin kimseye bakmadığı, daha da önemlisi benim kimseye bakıp yargı yargı ardına dizmediğim bir alanda bulunmak şifaydı. Asanaymış pranayamaymış hiiiiiiç umrumda değildi. Zaten gösterilen şekillere pek giremiyor, o derin nefesleri verip alamıyordum. Tek amacım, motivasyonum, hedefim: Dinlenmekti. Dinlenebilmek. Kalbimi sıkan mengene azıcık gevşese yeterdi.

Bu gün pek çok insanın yogaya benzer amaçlarla geldiğini biliyorum, ve bunu doğal buluyorum. Hatta çok güzel ve sağlıklı. Ne güzel, insanların kafa dinginliği, bedensel gevşeme araması, buna ihtiyacı olduğunun farkına varması. Bu yüzden pek bilgi vermiyorum derslerimde, gerekenden fazla söz söylememek için çaba harcıyorum. Biliyorum ki ihtiyacımız olan kalbimizin şarkısını duymak; onu duymak için yoga yapıyoruz ve nefes alıp veriyoruz hepimiz. Başkasının sesi parazit olur. Derdimiz kendimizdir, şifamız kendimiz.

Yukarıda alıntı yaptığım Donna Farhi özetle demiş ki, yoga gerçek hayattan kaçmamızı değil umutla dolu olarak gerçek hayatın ortasına dönmemizi sağlar. Gündelik yaşamdan kaçarak geliriz yoga (veya nefes) dersine, gündelik yaşama döneceğiz diye üzülür, dersin sonunda matta yatakalmak isteriz. Sakin ve neşeli görünen hocalarımızı ilahlaştırır, hayatlarında hiçbir problem olmadığını varsayarız. O eğitimleri alsak, dersler versek, ayağımızı kulağımıza koysak bizim de hiçbir derdimiz olmayacak sanırız. Hatta bazılarımız büyük umutlarla, çalıştığı işten ayrılıp yogacı olarak geçinme umuduyla belki de, eğitimler alır. Sonra gerçek hayatla karşılaşırız: Yoga hocamız sinirlidir, hüngür hüngür ağlar (neeee ayağını kulağına koyan biri nasıl ağlaaaarrrr???). Dingin bir neşeyle gittiğimiz iş yerinde tartışma çıkar. Yoga eğitimi almaya başlarız ama eğitimde alt üst olan psikolojimiz nedeniyle hayal kırıklığına uğrarız… Üstelik para da kazandırmıyormuş bu yoga!!! Hani her şey bir yoga sonrası gibi tatlı ve sakin olacaktı???

Yapmamız gereken, tüm hocalarımın söylediği gibi, ayaklarımızı yere sağlamca yere basmakta, kendi gerçekliğimizden ve gündelik yaşamdan kaçamayacağımızı kabul etmek – ve tekrar tekrar kabul etmek. Yogayı da, nefesi de bunun için yapıyoruz aslında: Gerçek dünya karşısında sakin kafa kalabilmek için. Gerçek dünya tüm telaşı, çirkinliği, kontrolsüzlüğüyle hüküm sürerken, yere basan ayaklarımızın üzerinde yükselip gözlemci olmayı öğrenebilmek için. O sevimsiz işte çalışmaya devam ederken dünyamızı değiştirebileceğimizi farkederiz. Talepkar ailemize yepyeni bir toleransla yaklaşırız. Hata yaptığımızda kendimizi eskisi kadar kötü hissetmeyiz. Yaşamımıza umut doğar.

Yogaya yıllar önce gerçek hayattan kaçmak için başlamıştım. Hayattan kaçan kendinden kaçarmış, yoga yapa yapa öğrendim. Tam bir yıl önce, nefes eğitimine başladığımda, önce ayaklarım yere bastı, sonra burnumun dibindekiyle ilk defa tam anlamıyla tanıştım: Kendimle. Bu kendimle kaçıncı tanışmam oldu bilmiyorum, sayamadım. Habire tanışıyoruz. Kendim dediğim soğanmış meğerse, bir incirin içindeki binlerce incir ağacı çekirdeğiymiş, o ağaçların meyvesiymiş. Bir değil bin ben varmış benden içeri, bunu söylememiştin Yunus Emre!

Buraya kadar okuyup da neler saçmaladığımı merak ediyorsanız, gelin tanışalım.

Zaten tanışıyorsak, sevgilerimle!

https://www.facebook.com/276107432886811/posts/685266498637567?substory_index=0&sfns=mo

NEHİRLE AKMAK – II

nehirle-akmak-ders-kucuk

“Hepimiz muazzam bir nehirde yüzüyoruz ve nehir bizi akıntı boyunca taşıyor. Nehirle akmaya mecburuz – başka yolu yok. Akıntıya karşı yüzebilirsin, başka yöne gidiyormuş gibi yapabilirsin. Ama her zaman nehrin aktığı yöne gidiyorsun.” Alan Watts

Madem illa ki yaşamın aktığı yöne gideceğiz, niçin karşı koyuyoruz?

Niçin kontrol edicem diye helak oluyoruz?

Ve niçin farkında bile olmadan, hatta kendimizi pek bir beğenerek, planlar programlar dahilinde yaşıyoruz?

İçimizdeki kontrol manyağının farkında mıyız?

Yoksa bize gayet normal mi geliyor?

“Benim istediğim gibi olacak!” yaklaşımının çaldığı zamanın, enerjinin, moralin farkında mıyız peki? Yaşamın muhteşem kendiliğindenliğini, spontane olanın büyüsünü kaçırdığımızın?

Bir önceki yazımda, ” ‘akışa teslim olma’ haline nasıl, ne yaparak, ne yapmayarak, hangi yöntemle” gelebiliriz diye sorduğumu, yıllarca bu soruya cevap aradığımı yazmıştım.
Bir cevap buldum. Son derece basit bir cevap.

Akışa teslim olmak için G E V Ş E M E K gerekiyor!

Çok bu basit geldi? Eğer öyleyse, hadi hemen gevşeyin

Gevşemek kolay bir şey değil. Her şeyden önce, bir eylemi değil, bir nevi eylemsizliği tarif ediyor. Bu da günümüzün olma, oldurma, yapma, etme, koşma dünyasına *birazcık* ters!

Gevşemek için korkularımız tanımak, güven alanımızı bulmak gerekiyor – destek almadan bunları yapmak kolay değil.

Güzel haber: Nefesimizle geçirdiğiniz bir saat, biz ne olduğunu anlamadan (hatta “ne olucak ki hiç bişey olmadı tabi ki” diye düşünürken) bize destek olur – kendi güven alanımızı tanırız ve teslim olma hissimizi buluruz.

Nefesimizle akmak demek, yaşamın akışına rahatça uyum sağlamak demektir. İki seçenek var: Ya akıntıya karşı kürek çekeriz, ya da akıntıyla birlikte!

Siz hangisini tercih ediyorsunuz?