AKARSULARDA YIKANANLAR #icedonugungunlugu

80659741_625220211560608_82159069355311104_n

Yolum hep değişti.

Tam öğrenmenin özünü kavramış, çalışmadan başarır hale gelmiştim ki – okul bitti.

Tam dili sökmüş, sokak ağzına hakim olmuştum ki – memlekete dönesim geldi.

Tam güzel bir ofise girmiş, iç mimar olma yolunda ilerliyodum ki – iki gözüm de arpacıktan kapandı.

Tam mastırları bitirmiş doktoraya girmiş tam zamanlı akademisyen olacaktım ki – teoriden felsefeden projeden gına geldi.

Zihnin dünyasından çıkış o çıkış, bedenin dünyasına paldır küldür giriş.

Yogayla hayatımı yeniden inşa ettim, sonra dersler verdim.

Tam yoga iyice popülerleşmeye, sınıflar dolup taşmaya başlamıştı ki –
Napıyoruz lan biz kendimize böyle scorpion’lar cennetkuşları falan dedim…
Frene bastım. (Eklemler müteşekkir)

Nefesimle tanışmaya başladım.

Tam dibine kadar nefesçi olacak, bütün eğitimlere katılacak, nefesimle uzaya falan çıkacaktım ki –
hamile kaldım.

Macera mı arıyorsun, dedi hayat. Yenilik mi gelişim mi dönüşüm mü arıyorsun
AL SANA!!! dedi hayat.

Evet evet anladım hayat. Tamam. Bir süre burada kalsak? (Bir süre burada üç kişi kalıcaz sanırım.)

Öğrendim, heybeye ata ata ilerledim, antenleri açtım, bağlantıları kurdum, deneyimleri birleştirerek yürüdüm yaşamda.
Ne oldum demedim – desem bu kadar çok çeşit olabilir miydim?
Ne olucam da demedim – desem en çılgın hayallerimin ötesinde geçebilir miydim?
NEYİM BEN NEYİM diye sordum hep, sonra aaa bir de baktım ki –

BEN yokmuş
mis gibi akışkan renkler
dikkatini neye yöneltirse o olabilen
bir yaşam enerjisi varmış sadece.

Öğrenen, değişen bir parçasıymışım adına EVREN dediğimiz bu safi enerjinin,
her şey olabilirmişim
eğer tek bir “BEN” olmayı seçip oraya kazık çakmazsam.

Şimdi bir süre yeni doğmuş anne olmakla uğraşıcam, sonra da başka başka anneler olurum muhtemelen, biraz kavrayınca anneliği, yanına bir şeyler eklerim:
Sonra bana “sen böyle değildin” demeyin, bakarsın yarın öbür gün şarkıcı olurum, ya da atom bilgini, ya da solucanlara merak salarım, belki de ormanda yaşamakla ya da çocuk gelişimiyle kafayı kırarım, hiç belli olmaz,
bende bu merak, bu maceracılık oldukça, oyun oynarım dünyada,
valla yaşamak böyle güzel, fikir değiştirerek, duyguların öbür yüzlerini farkederek, kendinden başka başka kendi’ler yaratarak –
yalnız şöyle bir maruzatım var –
bu annelik tek bir şeymiş gibi duruyor, bir de vazgeçme opsiyonu pakete dahil değil –
çocuk büyüdükçe anneden başka renkler çıkabilir diye avutuyorum kendimi –
nihayetinde hiç bitmeyecek bir macera bulmuş durumdayım,
kendisi şu anda oramı buramı dürtüklüyor içerden,
demem o ki
ben bir süre bu yeni annebebekaile durumunu yaşamakla meşgul olacağım
çok meşakkatli, dikkat isteyen bir durummuş öyle diyorlar,
yani bir süre ortalarda gözükemeyebilirim,

ama tüm tecrübeleri heybeye atar öncekilerle birleştirir
er geç yeni hikayelerle mavi semalara dönerim.

sağlıcakla.

 

İÇGÜDÜSEL’İN YERİ #icedonugungunlugu

78256000_606933023389327_1789101539483189248_n

Uyuyamıyorum.

Uykuya dalmak hep zor olmuştu ama şimdi koca bir karnım, tekmeleyen bebeğim, ve huzursuz bacaklarım var. Kafamda sorular, listeler, yüreğimde acabalar, endişeler…

Bir sürü teknik öğrenmek, onları uygulamak, neticede değişik şekillerde ve derecelerde farkındalığa gelmek – beni bekleyen sınava kıyasla ne kadar kolay, ne kadar yüzeyselmiş!

Asıl sınav şimdi.

Gerçekten kendimi bırakmayı öğrendim mi?

Bedenimi dinleyip, ona teslim olabiliyor muyum?

Duygularımın ne kadar farkındayım?

Otomatik tepkilerimin?

Kendimi biliyor muyum, öfkeliyken, endişeliyken, uykusuzken, kızgınken biliyor muyum kendimi?

***

Bir tarafım bunları sorgularken başka bir tarafım da diyor ki, “Bu başına geliyor, sen bunu seviyor ve istiyorsun, sorgulamayı bırak, yararı yok, kendinin en iyisini ol, hayata güven ve gevşe”.

En meyilli olduğum ses işte bu son ses.
Zihnim, rasyonellikten, mantıktan, analizden çok uzak bu son sesin topraklarında
duraklamak
konaklamak
gevşemek istiyor.
Zihnin hükmetmediği,
içgüdülerin kadim yollardan nazikçe aktığı bu topraklar benim evim.

Ve bakıyorum da, belki de hamileliğin en büyük hediyelerinden biri bu:
İçgüdüsel’in Yeri’nde uzun bir duraklama.

***

İçgüdüsel’in Yeri.
Hoşgeldiniz.
Galiba zaten buradaydınız ama farketmemiştiniz.
İçgüdüsel bazen samimi gelir
ama hayvansı ve yoğun olabilir.
İçgüdüsel’de menü yoktur
tüm ikramlar anlıktır
tadını çıkarın.
Hesap getiremiyoruz çünkü
kalkıp gitmeniz mümkün değil
hesabı kapatmanız da.
İçgüdüsel’in Yeri
canlılığın mutfağında
yaşamın yasasında
akan kanın ritminde bulunabilir.
Her zaman bir soluklanmaya bekleriz.
Ne de olsa tüm büyük deneyimlerin mekanı biziz.
(Bir soluklanmanın sonunda neler olur
garanti edemeyiz).
Not.
Biz sağ beyin değiliz.
Merkezde olduğumuzun farkedilmesini tercih ederiz.

***

Ne güzelmiş içgüdüselin yeri! Ne güzelmiş aslında beni hiç ilgilendirmeyen, gerçek hayata dokunmayan şeylere kafa yormamak, ne güzelmiş toprağın üstünde bebekli, altında kök salmış bir kadın olmak!

***

Fotoğraflarımı en sevdiğim Orcun Ataibis çekti. Beni de 7/24 çekiyor. Kendisi çok çekici bir insan!

 

 

İÇEDÖNÜĞÜN GÜNLÜĞÜ: BİR BAŞLANGIÇ #icedonugungunlugu

72483571_697629914067892_8933908030131535872_n

Sosyal medyada kendimle ilgili pek bir şey paylaşmadığımı belki farketmişsinizdir. Özellikle son bir yılda hayatımda kopan fırtınaların hiçbiri buraya yansımadı (veya uzun aralar şeklinde yansıdı). Genel olarak da kendimde olan biteni paylaşmaya yatkın bir insan değilim, eğer uzun bir gecede güzel bir hikayeyle anlatmayacaksam, “Neler oldu?” sorusuna dişe dokunur bir cevap veremem. (İç sesim: “Neler olmadı ki? Dünden beri içimde bir sürü şey oldu! Sana hangi birini anlatayım?”) Anlattığım zaman da uzun uzun anlatırım, bağlantıların altını çizerek. Bana göre her şey bağlıdır, nüanslar ve tesadüfler yaşamın dokusunu oluşturur. Anlatacaksam hakkını vermek isterim.

Bu sene bir kitap okudum. Epeyce de geç kalarak okuduğumu hissettim: “Sakinler de Kazanır: Konuşmadan duramayan bir dünyada içedönüklerin gücü” diye çevirmişler dilimize. Susan Cain isimli, kendisi de içedönük bir yazarın okuması çok eğlenceli ve aydınlatıcı kitabı, bana yalnız olmadığımı, tuhaf olmadığımı, sadece gücümü içeriden aldığımı hatırlattı. Ve sunduğu kanıtlar benim analitik aklıma pek bir yattı! Sadece konuya meraklı olanlara değil, herkese öneriyorum: İçedönük / dışadönük yelpazesi insanları (ve kendimizi) anlamak için çok iyi bir ölçüt.

Üzerine, geçenlerde guardian.co.uk‘da bir yazıya denk geldim: “What does living fully mean? Welcome to the age of pseudo-profound nonsense”
Temel olarak sosyal medyada pazarlanan “yaşıyoruz bu hayatı beeee” kavramını eleştiren, bağlamından çıkarılıp bir manzara fotoğrafı üzerine yazılan alıntıların anlamsızlığını sorgulayan yazıda, bir paragraf dikkatimi çekti. Yıkıcı bir ilişkiden çıkan ve hayata yeniden başlama ihtiyacı hissettiği için şehir değiştiren bir kadına verilen “Yürü beee!!! Bi kere geliyoruz dünyaya!!!” tepkilerinden, kadının kendini sağaltma ihtiyacını “hayatını yaşamak!” goygoyuna indirgeyen yaklaşımı eleştiren bir paragraf. Şöyle devam etmiş (çeviriyorum):

“Aradaki nüans – hayatın sakince dolu dolu yaşanabileceği, büyük bir maceraya benzeyen kararın aslında karmaşık bir yeniden başlangıç olabileceği, en ilham verici seçimlerimizin bile endişeyle dolu olabileceği – yalnızca görseller kullandığımızda kayboluyor.”

32 yaşımdayım ve atıldığım maceralardan, gezdiğim yerlerden, tanıştığım insanlarla fotoğraflarım sosyal medyada yok. Eğer o fotoğrafları koyarsam layklarınıza oynamış olurum, hikayemi, hikayeleri yok saymış, kendimi ve o muazzam duygusal skalamı bir yolculuğun fotojenik bir saniyesine indirgemiş olurum. Yalan söylemiş olurum. Evet, ben uçsuz bucaksız kumsallarda davullar eşliğinde saatlerce dans ettim. Gece bülbüllerinin tüm senfonileri solda sıfır bırakan konserlerini dinledim sabahlara kadar. Alplerin muhteşem havasını soludum dört mevsim. Dünyanın bir ucunda ruhumun ikizine rastladım, yüzünde kendi gözlerimi gördüm, dünyanın başka yerlerinde yine buluştuk. Bir cadıya evine dönmesini öğütledim. Bir adamın ismini geri almasına vesile oldum. Dağın başında, ormanın içinde bir peri düğününe kulak misafiri oldum, sabaha karşıydı. Bana avuç avuç minik çilek toplayan bir adama aşık oldum, çilekle sarhoş oldum. Arkamda ateş, önümde kar fırtınası vardı ve sabahlar olmasındı. Başım fena halde belaya girecekti ki imdadıma İzmir isimli dünya güzeli bir bebek yetişti… Ve daha neler neler.

Bunları macera olsun diye yaşamadım. Hayatı yaşamak!!! gibi bir amacım bile yoktu. Bazen arıyordum, soruları, yanıtları, kendimi arıyordum. Bazen yaşamın tadı öyle güzeldi ki kana kana içiyordum. Bazen kalbim buz gibiydi, zihnim şüpheyle doluydu, yargılarım kirliydi. Bazen kalbim apaçık bir çiçekti, ışıklar içindeydim. Yaptıklarım belki dışarıdan “yaşıyosun bu hayatı!!!” gibi görünmüştür ama içeriden zaman zaman çok çaresizdi, zaman zaman delice bir neşeydi. Şimdi ben bütün bunları bir sosyal medya postunun altında üç beş satırla nasıl anlatırım???

Eh, anlatamayacağıma göre: Yeni bir şey denemeye karar verdim. Adını “İçedönüğün Günlüğü” koyuyorum. Ve bundan sonra sizinle #icedonugungunlugu nde, dışarıdan hiçbir şey olmamış gibi görünen sakin, olaysız günlerimin farkındalıklarını paylaşmaya niyet ediyorum. Olan her şey asıl o günlerde oluyor çünkü. Başımdan geçen tüm fantastik şeyleri evde sakince otururken sindiriyorum, anlam da orada, gelişim de, büyüme de. Dağın tepesinde herkes adrenalinle, yaşamla doluyor. Asıl mesele koltukta yatarken neler olduğu.

Bir zamanlar güzel bir yüz olmaktan bıktığım gibi, sosyal medyada gülen suratıma layk yağmasından bıktım. O güzel fotoğraflar, (pek de layk yağmayan) ders duyuruları vb yine olacak – ama arada anlamsız, çekici olmayan bir fotoğraf görürseniz işte o #icedonugungunlugu dür, pişmiş kelleyi beğenen başka, altını okuyup ben ne demişim merak eden başka sonuçta… Öyle mi gerçekten? Emin değilim. Yakında hep beraber öğrenebiliriz.

Son olarak bir uyarım var: Çok sıkıcı olabilir.

Sevgilerimle.

basitçe: yoga ne işe yarar?

“Yoga does not remove us from the reality or responsibilities of everyday life but rather places our feet firmly and resolutely in the practical ground of experience. We don’t transcend our lives; we return to the life we left behind in the hopes of something better.”

DONNA FARHI, Bringing Yoga to Life

(“Yoga bizi günlük hayatın gerçekliğinden ve sorumluluklarından ayırmak yerine ayaklarımızı sağlam ve kararlı bir şekilde deneyimin pratik zeminine basmamızı sağlar. Yaşamımızın ötesine geçmeyiz; geride bıraktığımız yaşama daha iyisinin umuduyla döneriz.”)

İtiraf ediyorum: Yogaya gerçek hayattan kaçmak için başlamıştım.

Kafamın içindeki seslerden ve dışarıdaki kaostan azade bir beş dakika bulsam yetiyordu bana. Savasana’da otuz saniye gevşesem büyük şükürdü. Kimsenin kimseye bakmadığı, daha da önemlisi benim kimseye bakıp yargı yargı ardına dizmediğim bir alanda bulunmak şifaydı. Asanaymış pranayamaymış hiiiiiiç umrumda değildi. Zaten gösterilen şekillere pek giremiyor, o derin nefesleri verip alamıyordum. Tek amacım, motivasyonum, hedefim: Dinlenmekti. Dinlenebilmek. Kalbimi sıkan mengene azıcık gevşese yeterdi.

Bu gün pek çok insanın yogaya benzer amaçlarla geldiğini biliyorum, ve bunu doğal buluyorum. Hatta çok güzel ve sağlıklı. Ne güzel, insanların kafa dinginliği, bedensel gevşeme araması, buna ihtiyacı olduğunun farkına varması. Bu yüzden pek bilgi vermiyorum derslerimde, gerekenden fazla söz söylememek için çaba harcıyorum. Biliyorum ki ihtiyacımız olan kalbimizin şarkısını duymak; onu duymak için yoga yapıyoruz ve nefes alıp veriyoruz hepimiz. Başkasının sesi parazit olur. Derdimiz kendimizdir, şifamız kendimiz.

Yukarıda alıntı yaptığım Donna Farhi özetle demiş ki, yoga gerçek hayattan kaçmamızı değil umutla dolu olarak gerçek hayatın ortasına dönmemizi sağlar. Gündelik yaşamdan kaçarak geliriz yoga (veya nefes) dersine, gündelik yaşama döneceğiz diye üzülür, dersin sonunda matta yatakalmak isteriz. Sakin ve neşeli görünen hocalarımızı ilahlaştırır, hayatlarında hiçbir problem olmadığını varsayarız. O eğitimleri alsak, dersler versek, ayağımızı kulağımıza koysak bizim de hiçbir derdimiz olmayacak sanırız. Hatta bazılarımız büyük umutlarla, çalıştığı işten ayrılıp yogacı olarak geçinme umuduyla belki de, eğitimler alır. Sonra gerçek hayatla karşılaşırız: Yoga hocamız sinirlidir, hüngür hüngür ağlar (neeee ayağını kulağına koyan biri nasıl ağlaaaarrrr???). Dingin bir neşeyle gittiğimiz iş yerinde tartışma çıkar. Yoga eğitimi almaya başlarız ama eğitimde alt üst olan psikolojimiz nedeniyle hayal kırıklığına uğrarız… Üstelik para da kazandırmıyormuş bu yoga!!! Hani her şey bir yoga sonrası gibi tatlı ve sakin olacaktı???

Yapmamız gereken, tüm hocalarımın söylediği gibi, ayaklarımızı yere sağlamca yere basmakta, kendi gerçekliğimizden ve gündelik yaşamdan kaçamayacağımızı kabul etmek – ve tekrar tekrar kabul etmek. Yogayı da, nefesi de bunun için yapıyoruz aslında: Gerçek dünya karşısında sakin kafa kalabilmek için. Gerçek dünya tüm telaşı, çirkinliği, kontrolsüzlüğüyle hüküm sürerken, yere basan ayaklarımızın üzerinde yükselip gözlemci olmayı öğrenebilmek için. O sevimsiz işte çalışmaya devam ederken dünyamızı değiştirebileceğimizi farkederiz. Talepkar ailemize yepyeni bir toleransla yaklaşırız. Hata yaptığımızda kendimizi eskisi kadar kötü hissetmeyiz. Yaşamımıza umut doğar.

Yogaya yıllar önce gerçek hayattan kaçmak için başlamıştım. Hayattan kaçan kendinden kaçarmış, yoga yapa yapa öğrendim. Tam bir yıl önce, nefes eğitimine başladığımda, önce ayaklarım yere bastı, sonra burnumun dibindekiyle ilk defa tam anlamıyla tanıştım: Kendimle. Bu kendimle kaçıncı tanışmam oldu bilmiyorum, sayamadım. Habire tanışıyoruz. Kendim dediğim soğanmış meğerse, bir incirin içindeki binlerce incir ağacı çekirdeğiymiş, o ağaçların meyvesiymiş. Bir değil bin ben varmış benden içeri, bunu söylememiştin Yunus Emre!

Buraya kadar okuyup da neler saçmaladığımı merak ediyorsanız, gelin tanışalım.

Zaten tanışıyorsak, sevgilerimle!

https://www.facebook.com/276107432886811/posts/685266498637567?substory_index=0&sfns=mo

NEHİRLE AKMAK – II

nehirle-akmak-ders-kucuk

“Hepimiz muazzam bir nehirde yüzüyoruz ve nehir bizi akıntı boyunca taşıyor. Nehirle akmaya mecburuz – başka yolu yok. Akıntıya karşı yüzebilirsin, başka yöne gidiyormuş gibi yapabilirsin. Ama her zaman nehrin aktığı yöne gidiyorsun.” Alan Watts

Madem illa ki yaşamın aktığı yöne gideceğiz, niçin karşı koyuyoruz?

Niçin kontrol edicem diye helak oluyoruz?

Ve niçin farkında bile olmadan, hatta kendimizi pek bir beğenerek, planlar programlar dahilinde yaşıyoruz?

İçimizdeki kontrol manyağının farkında mıyız?

Yoksa bize gayet normal mi geliyor?

“Benim istediğim gibi olacak!” yaklaşımının çaldığı zamanın, enerjinin, moralin farkında mıyız peki? Yaşamın muhteşem kendiliğindenliğini, spontane olanın büyüsünü kaçırdığımızın?

Bir önceki yazımda, ” ‘akışa teslim olma’ haline nasıl, ne yaparak, ne yapmayarak, hangi yöntemle” gelebiliriz diye sorduğumu, yıllarca bu soruya cevap aradığımı yazmıştım.
Bir cevap buldum. Son derece basit bir cevap.

Akışa teslim olmak için G E V Ş E M E K gerekiyor!

Çok bu basit geldi? Eğer öyleyse, hadi hemen gevşeyin

Gevşemek kolay bir şey değil. Her şeyden önce, bir eylemi değil, bir nevi eylemsizliği tarif ediyor. Bu da günümüzün olma, oldurma, yapma, etme, koşma dünyasına *birazcık* ters!

Gevşemek için korkularımız tanımak, güven alanımızı bulmak gerekiyor – destek almadan bunları yapmak kolay değil.

Güzel haber: Nefesimizle geçirdiğiniz bir saat, biz ne olduğunu anlamadan (hatta “ne olucak ki hiç bişey olmadı tabi ki” diye düşünürken) bize destek olur – kendi güven alanımızı tanırız ve teslim olma hissimizi buluruz.

Nefesimizle akmak demek, yaşamın akışına rahatça uyum sağlamak demektir. İki seçenek var: Ya akıntıya karşı kürek çekeriz, ya da akıntıyla birlikte!

Siz hangisini tercih ediyorsunuz?

 

NEHİRLE AKMAK – I

nehirle-akmak

Yaşadıysanız bilirsiniz: Yaşamın kaymak gibi, zahmetsizce aktığı zamanlar. Aklınızdan geçirmeye henüz başlamışken önünüze serilen fırsatlar. Olsa da yesek dedikten iki dakika sonra yan masadan gelen ikramlar. Günlerdir aradığınız yanıtı pat diye veren kulak misafirlikleri. Doğaçlama çıkılmış bir yürüyüşte müthiş bir gün batımına tanıklık etmek. Sıcak bir öğleden sonraya soğuk bir şişeyle çıkagelen habersiz dost. Anlattığınız hikayenin fon müziğinin uzaktan çalmaya başlaması tesadüfen. Yanınızdaki sevilenle bakışıp aynı şeyi düşündüğünüzü bildiğiniz, aynı yöne yürümeye başladığınız an, konuşmadan. Oluyor ve o kadar güzel, o kadar kolayca oluyor ki inanamıyorum, dedirten zamanlar. ⁠
Ben buna kafa yordum. ⁠
Nasıl oluyor, dedim. Nasıl oluyor da bazen oluyor bazen olmuyor, çok merak ettim. Elde inceleyebileceğim bir tek kendim vardım, ben de beni inceledim. Her şey pürüzsüzce akmaya başladığında kendime baktım: Ben nasıldım da yaşam böyle olmuştu?⁠

Uzun zaman süren ve geniş bir skalaya yayılan deneysel çalışmalardan sonra bazı sonuçlar çıkardım:⁠

1- Ben terssem yaşam ters. İstediğim gibi gitmeyen bir şeye çok sinirlendiğimde, veya istemediğim bir şeye kendimi zorladığımda, hiç sektirmeden kaos başlıyor. Her şey ters gidiyor. Zincirleme kaza kaçınılmaz. ⁠
2- Ben iyiysem yaşam iyi. Açık, ferah, iyi hissettiğimde işlerim yolunda gidiyor, herkes bana evet diyor, yaptığım yemekler çok güzel oluyor. ⁠
3- Ben çok iyi ve çok açıksam, yaşam deneyselleşmeye başlıyor. Aklıma gelmeyen lütuf önümde beliriyor. Daha önce hiç görmediğim yollar açılıyor. Fantastik tesadüfler, zamanın ötesinden haberler, imkansıza yakın bağlantılar beliriyor. Kısacası sihir gibi bir şey olmaya başlıyor!⁠
Haklısınız, delirdim mi diye ben de çok sordum kendime. ⁠
Eğer son maddedeki gibi bir yaşam mümkünse, niye kimse bize bundan bahsetmemişti???!!! ⁠
Sonra bir gün şu satırları okudum:⁠
“Hepimiz muazzam bir nehirde yüzüyoruz ve nehir bizi akıntı boyunca taşıyor. Nehirdeki insanların bazıları akıntıya karşı yüzüyorlar ama nehir onları yine de sürüklüyor. Bazıları ise akıntının kerametinin onunla birlikte yüzmek olduğunu öğrenmişler. Nehirle akmaya mecbursun – başka yolu yok. Akıntıya karşı yüzebilirsin, başka yönde akıyormuş gibi yapabilirsin. Ama hala nehrin aktığı yöne gidiyorsun.”
.
Eh, Alan Watts demişse artık bana başka söz düşmez. Meğer farkında olmadan yaşamın bir akışı olduğunu, ve onunla birlikte hareket ettiğimde, akışa teslim olduğumda yaşamın kaymak gibi, zahmetsizce aktığını keşfetmişim. Kendimce!
Bunu da sindirince bir sonraki deneysel çalışmama giriştim:
Bahsettiğim “akışa teslim olma” haline nasıl, ne yaparak, ne yapmayarak, hangi yöntemle geleceğim? Daha da önemlisi, dozunu nasıl ayarlayacağım? Çünkü teslimiyeti abartınca kişisel sınırların ihlal edilmesine izin vermiş oluyoruz.

Uzunca bir süreyi de formül arayarak, arayarak, arayarak; ulaşabildiğim, düşünebildiğim her şeyi deneyerek geçirdim. Meleklerin arkamı kollayıp önümü aydınlattığı, tanrıların seslerini bana ödünç verdiği, adeta insanüstü bir vakıf olma hali olan; sonsuz ve sakin bir neşenin notalarının çalındığı o ruh halini – o varolma halini nasıl yakalayacaktım? Ömür 3. maddede anlattığım yaşama biçiminin spontane gelmesini beklemekle geçmezdi. Ne yapmalıydım, nasıl yapmalıydım???

Güzel haber: Sonunda bende işe yarayan bazı yöntemler buldum. Çalışmalarım meyve verdi
Buldum diye acayip güzel bir hayat yaşadığımı sanmayın. İnsanız. İşimize gelmeyen akıntılara karşı yüzme çabamız insan olma deneyiminin bir parçası. Ben de bunu sık sık yapıyorum, ama sık sık da akıntıya teslim olabiliyorum artık. Eforsuzca akıyorum nehirle birlikte. Ve bu muhteşem bir his.
Size yaşamla akmanın yöntemlerinden birini keşfetme hikayemi anlatacağım. Basit ve mantıklı bir yöntemini.
Arkası yarın!

 

PARFÜMÜN DANSI’NDA BANDHALARIN NE İŞİ VAR?

IMG_3494 kopyası

16 yaşımda Parfümün Dansı’nı okurken büyülenmiştim: Yaşadığım rekabete dayalı eril dünyada çok taze bir soluktu, yaşamı hafife almayı öğütleyen, tanrısı Pan’a en düşkün halinde bile tapan şaşırtıcı ve biraz da korkutucu bir hikayeydi. O zamanların sosyal medyasız hatta internetsiz dünyasında, radikal duruşlardan haberdar olabildiğim tek yer kütüphanelerdi. Beni Ay’ın bilgeliğiyle, insanlığın dişil haliyle, Pan’la ve koku duyusunun önemiyle tanıştıran hikayeyi okurken “dünya çok büyük, doğanın bilgeliği çok derin, insanlık tarihi çok karmaşık” diye düşünmüş, ürkmüştüm.

Beat kuşağından haberim yoktu. Hayatımda değil beatnik, bir hippi dahi görmemiştim. Özgür, serbest, kendinden sorumlu, özünü dinleyen insanlar dünyamda hiç olmamıştı. Onlarla bir kitapta karşılaşmak çok sersemleticiydi. Bana öğretildiği şekilde yaşamak zorunda olmadığımı keşfetmek muhteşemdi.

Tom Robbins kült romanı Parfümün Dansı’nda tarih öncesi bir kadın ve bir erkek, Kudra ile Alobar, mağaralarda yaşayan ölümsüz Bandaloop doktorlarından ölümsüzlüğün sırrını öğrenirler. Bu sır dört elementi (ve beş öğeyi) içerir: Nefesle hava, yıkanarak su, ateş için seks, toprak için yemek/oruç veeee “zevkle doygun bir organizmanın devam ettirme eğiliminde olduğu” pozitif düşünce.

Pozitif düşüncenin önemini uçuk karakteri Dannyboy’un ağzından şöyle özetler yazar: “Hayata karşı merak beslemeyen, var olmaktan çok az sevinç duyan kimseler, bilinçaltlarında hastalıkla, kazayla ve şiddetle işbirliği yapar, onları kendi üstlerine çekerler”.

Şimdilerde bazılarımıza oldukça sıradan gelebilecek bu önerme, düşüncenin gücünden habersiz, kader ve şans ile örülmüş bir dünyada yaşadığını varsayan biri için çok yeni olabilir.

Hikaye, ölümsüzlüğü iyisiyle kötüsüyle anlatırken tarih öncesiyle günümüz arasında gidip geliyor, günümüzün beton ve çelik tanrısı ile erotizmin, rüyaların, muzipliğin tanrısı Pan’ı iç içe sokuyor, modern dünyanın bilim aracılığıyla ölümsüzlük arayışını eleştiriyor, ve tüm bunları yaparken bir yandan da koku duyusundan ve kokulardan bol bol bahsediyor.

“Neokorteksle ilişkinin tek yolu kokudur… Koku beynimizin kullandığı dildir… Neokorteksimizden tam yararlanmaya başladığımız zaman bizler de bir tür fotosentez yapacağız. Hatta şimdiden yapıyoruz, ama çiçeklerinkine oranla bizimki ilkel ve sınırlı.”

Ve dikkatinizi çekerim: Alobar ile Kudra ölümsüzlüğün sırrını Bandaloop doktorlarından, keşişlerden öğreniyorlar.

Bandha-loop.

Bandhalar, yogaya yakından aşina olanların bileceği üzere yaşam enerjisini içeride tutmak için bedende oluşturulan kilitler. Loop ise döngü veya devridaim anlamına geliyor.

Burada termodinamiğin ikinci yasasından, entropiden bahsetmek isterim.

Entropi yasası temelde, her aksiyonun, hal değişiminin, hareketin enerji kaybına neden olduğunu Newton fiziği kullanarak kanıtlar (Kuantum evreninde başka olasılıklar mevcuttur, ama bu başka bir yazının konusu).

Entropi yasasına göre dünyadaki hatta evrendeki mevcut enerji her daim azalmaktadır, bir şey başladıysa mutlaka bitecektir.

Hikayeden benim anladığım, Alobar ile Kudra’nın bandhalar yardımıyla yaşamsal enerjiyi – pranayı, canı – loop’a yani devridaime soktukları ve minimum enerji kaybıyla – ya da hiç enerji kaybetmeden – yüzlerce yıl yaşadıklarıdır.

Nefes eğitiminde öğrendiğimiz kesintisiz nefes tekniği, benim taktığım adla “yuvarlak nefes” kitapta sağlığı koruyan ve ölümsüzlüğe götüren yollardan biri olarak tastamam tasvir ediliyor: “İçlerine hava çekmeleri ve o havayı dışarıya vermeleri kesintisiz bir ritm halinde, sürekli dairesel biçimde, bir yılanın kendi kuyruğunu yutmaya çalışmasını hatırlatırcasına devam ediyordu.”

Romanı bilmemkaçıncı defa okurken, bu teknikleri, Bandaloop doktorlarını, gerçekten böyle yaşanıp yaşanamayacağını çılgınca merak eden 16 yaşıma koca bir gülücük gönderiyorum. Nasıl olup da bugünkü Zeynep haline geleceğime dair en ufak bir fikrim yoktu ama bunu şiddetle istiyormuşum

Gençliğimde (sen hala gençsin?! demeyin, daha gençken yani) gerçek dünyadan edinemediğim deneyimin peşinde koşarken önce dünya klasiklerini (aslında Batı klasiklerini) hatmettim, kesmedi, hatta onların niye “dünya klasiği” olduğunu anlayamadım (çok sıkıcılar, tavsiyet etmem). Üniversitede Batı felsefesi çalıştım, anladım ki o felsefe zihne dair bilgelik sunar, ve hep kendi kuyruğunun peşinde koşar – ama Ouroboros’un tersine, bir türlü yutamaz, yutacak gibi olursa sevgili felsefeciler araya girer, yutmasına mani olur, döngüselliği baltalarlar.

Sonra kadim bilgelikle, yogayla tanışmaya başladım. Şimdi yoga yaptığıma bakmayın, ilk başta hareketin içinde varolmayı hiç beceremedim (bakınız https://www.ayyoga.com.tr/…/ya-zeynepcim-sen-kiiiiim-butun…/). Yoganın felsefesini falan da okumadım, okumaktan bıkmıştım. Aradığım şey okunan değil yaşanan bir felsefeydi.

Yoga tam olarak buymuş meğerse: Okunan değil yaşanan bilgi.

Doğru yere gelmişim. Hala da oradayım.
.
.
.
Okuduğunuz için teşekkürler

Sevdiyseniz bunlar da var: https://www.ayyoga.com.tr/category/yoga-yazilarim/

 

 

 

ÜÇ BACAKLI KÖPEK nam-ı diğer SIRT GÜÇLENDİREN

3abk-cizgi kopyası

[Fotoğraf asananın enerji çizgilerini gösteriyor: Enerji çizgilerinden yazının devamında bahsettim]

Yogamın ilk yıllarında ennn daraldığım yerlerden biriydi bu şekil: üç bacaklı aşağı bakan köpek. Bacağım kalkmazdı, bileklerim acırdı, o halde nefes almak çok zordu… Yoga yaptıkça sırtım güçlendi, ellerimden yeri itip kendimi yükseltebilmeye başladım. Alt karnım güçlendikçe bacağımı daha çok kaldırdım, kalçam esnedikçe bacağın arkasını açabildim. Bunlar hep yogayı çok sevdiğim, çok yaptığım için olabildi. Yoga asanaları dünya içinde dünya, yaptıkça başka nüanslar, başka hisler ortaya çıkıyor.

Üç bacaklı aşağı bakan köpek bazı kaynaklara göre bir Amerikan icadı. Özellikle Vinyasa geçişlerinde kullanılıyor, o bacağı oraya uzatmak,
sonra oradan alıp itinayla iki elin arasında kondurmak ve bu sırada GÜMM!!letmemek gerçekten zor, hemen de olmuyor. Kası kuvveti yerinde olanlar bile zorlanıyor. Nedeni, bu asananın yogaya özgü “zıtlıkların kuvveti” ile çalışması, bu prensibi kullanmadan yalnızca kas gücü yeterli değil.

Her asananın enerji çizgileri vardır, yani bedenin o şekli alırken gücünü nerede ve hangi yönde kullandığını gösteren çizgiler. Bazı ileri seviye eğitimlerde bu çizgileri tek tek çizer, sonra o enerji hattını bedende deneyimler ve asanadaki halimizi nasıl etkilediğine bakarız. Yogadaki “Zıtlıklar prensibi” der ki, sağa gitmek için sola uza, yukarı uzanmak için aşağıya sağlam bas, kısaca iki uç arasında bedenin çizdiği çizgiyi olabildiğince uzun, olabildiğince sağlam tut.

Üç bacaklı aşağı bakan köpekte pek çok enerji çizgisi var, temel olanları:
– sırt kasları eller aracılığıyla yeri ne kadar kuvvetli iterse omurga o kadar uzar ve asanada kalmak kolaylaşır
– yerdeki ayak köklenince kalçayı yukarı çevirir ve uzatır
– havadaki bacak ne kadar kuvvetle yer çekimine karşı koyarsa onu taşımak o kadar kolaylaşır
– kalça açıklığı izin verdiğinde bacak daha yukarıya uzanabilir, ağırlık merkezi üst bedene doğru kayar, asanada kalmak, tadını çıkarmak mümkün olur

Kayda değer bir üst beden gücü gerektirdiği için yeni başlayanların dört bacaklı köpek yani bildiğimiz aşağı bakan köpekte (veya dört ayak/masa pozunda) kalmasını öneriyorum, yoksa el bilekleri ağlıyor sonradan

Üç bacaklı köpeği akışın içinde, çeşitlemelerle deneyimlemek için Vinyasa derslerime katılın: Beklerim!

 

 

BİR BEN VAR BENDEN İÇERİ ADI NEFES

d919dfdb-9359-4cbb-a4aa-2ea0afebf211“Kendinle tanış, kendinle buluş, kendini hisset…”
Dilime pelesenk olmuş cümlecikler. Yoga yaparken, öğretirken, sessizce yatarken başkalarına söylüyorum; öyle iki sözcükle, Savasana’dan önceki iki dakikada
“Kendinle buluş, kendini hisset, bi bak kendine…”

Zamanında
“Ne demek kendinle tanışmak, ben kendimle zaten tanışıyorum?!” diyen aynı toplumsal ses, şimdi bana
“Ne demek nefesinle tanışmak, zaten nefes alıp veriyoruz?!” diyor.
Bilmemenin, bilmediğini kabul etmememin aczi içinde, geri kalırım, hor görülürüm korkusuyla, burnumuzun dibindekini küçümsüyoruz – ve sık sık uzak ve yabancı olanı yüceltiyoruz.

Burnumuzun dibindeki derken, mecazi değil, gerçekten burnumuzun dibindekinden bahsediyorum: Nefesten.

Yukarıda tüm tırnak içindeki cümleler de, bana, benim içimdeki topluma ait (üzerinize alınmak serbest 🙂 )

İnsan hep kendini zaten tanıdığını sanıyor. En kendini bilmeyenimiz bile, güçlü ve haklı hissediyor; en zayıf olanımızın ise içindeki güçten haberi yok. Yıllardır hareketin ve nefesin içinde bir şey öğrendiysem, o da bu: Kendini bilmek ciddi bir iştir, bitmeyen bir yolculuktur, yaşamın amacı bile olabilir.

Şimdi gelmişim bir odaya, bir grup insanla birlikte, nefesimizi bilmeye uğraşıyoruz. Nefes alıyoruz, nefes veriyoruz: Otururken, kalkarken, hareket ederken, dinlerken ve konuşurken ve düşünürken ve bomboş bir zihinle. Nefes alıyoruz. Nefes veriyoruz.

Sık sık isyan eder, bazen çaresizliğe düşer, ağlardım: Niye bedenim açılmıyor, niye karnım güçlenmiyor, niye sıkışık hissediyorum, niye hep dalgalanıyorum diye. Herkes gibi ben de huzur isterdim, istiyorum. Bu gayenin peşinde çok gezdim, çok insanlar tanıdım, güzel yerlere, garip yerlere, kötü yerlere girip çıktım.

Meğer derdime deva burnumun dibindeymiş.

Gerçek anlamda burnumun dibinde.

 

ATEŞİN PEŞİNDE KOŞARKEN ÖĞRENDİKLERİMİZ ya da TAŞ DEVRİ ASLINDA NASILDI?

IMG_9243 (1)

Pek filim izlemem. Yıllarca kendimi filim sevmiyor sandım, meğerse ben sanat filmi severmişim 😀 Sıkıcı olanlarını değil ama, görsel şölen şeklinde gelişenleri: Renkler, ışıklar, makyaj, ortam… Alsın beni götürsün başka bir dünyaya. Kasvetli filim sevmem, dram sevmem, trajedi izlemem, korku filmi aman aman kaçarım hemen. Ama geçenlerde canım eski bir Fransız filmi olan La Guerre du Feu’yu tekrar izlemek istedi (eski Fransız filmi deyince tüyleri diken diken olanlar burda mı?) Görsel şölenli sanat filmleri, HD belgeseller, acayip efektler görmüş gözlerim ve zihnim, 80’lerin VHS kalitesinde, renk skalası – herhalde kasten – kısıtlı tutulmuş, göreceli durağan bir filmi ilk anda beğenemiyor. Ama ortam, karakterler ve olanlar o kadar sıradışı ki, kilitlenip kalıyoruz filme.
Çünkü filim, taş devrinde geçiyor.
Teorik olarak biliyoruz di mi taş devri? Şeyi falan da izlemiştik, Flintstones, Çakmaktaşlar? Hani ateş çok değerliymiş de, mağara adamları avlanıyormuş da, aslanlara kaplanlara yem oluyorlarmış, yaşlanamadan ölüyorlarmış, hayvan postlarına sarınıyorlarmış, mağaralarda yaşıyorlamış falan filan… Bunları böyle yazmak ve okumak başka, biri gerçekçi görünen bir filim yapıp önünüze koyduğunda bambaşka.

Daha önce Neandertal’i bir aşağılama sözcüğü olarak kullanmış olabilirsiniz ama filmin ilk sahnesinde (sanırım Homo erectus olan) kana susamış insansı gorilimsiler bir grup Neandertal’e saldırınca kendimizi Neandertallere acırken buluyoruz: Ortalık bayram yerine dönüyor, kollar bacaklar kopmuş, Neandertaller dondurucu soğuklarda bir bataklığa sığınıyorlar ve bir bakıyorlar ki yanlarında fenerimsi bir şeyde taşıdıkları ateş sönmüş… Ve bu arkadaşlar ateş yakmayı bilmiyor… Dı dı dı dımmmm. Al sana filim.

Üç babayiğit Neandertal gruptan ayrılıp ateş aramaya çıkıyorlar. Ateş nerede bulunur? Neye göre gidiyorlar? Bunları bilmiyoruz çünkü filim, dilin icat edilmediği bir zamanda geçiyor, bizim ateş arayanlar inlemeler ve bağrışlarla anlaşıyorlar. Yolda Homo sapiens de ortaya çıkıyor ve Neandertal abiler bazı unutamayacakları dersler alıyorlar – gülmeyi öğreniyorlar mesela. Başka bir sürü şey, filmi izleyin. Tarihin ilk romansı bile yaşanıyor, öyle diyeyim.

Bu nadide filmi ilk izleyişimde “insan” dediğimiz şeye, kendime, insanlığıma bakışım radikal bir değişime uğramıştı. Kurgu da olsa, nereden gelmiş olabileceğimizi görmek çok etkileyici. Yasak, ayıp ve günahın olmadığı zamanlardan bahsediyoruz. Özgürleştirici mi geldi? Yoksa yasak, ayıp, günah olmasa insanlar kontrolden çıkar, diye düşünüp gerildiniz mi? İkinci izleyişimden sonra, ben de bu iki uç arasında gidip geldim. İnsan çok vahşi bir yaratık. Bir yanda bununla karşılaşmak, insanın kendi cinsine ve başka cinslere nasıl saldırabildiğini görmek dehşet verici. Ama bir yandan da, sinirlenince birbirimize vurmadığımız için, yani “medeni” olduğumuz için, vuranları da “mağara adamı” diye küçümsediğimiz için, tepkilerimizi içimize ata ata, dinlere, bi takım reislere uya uya bu hale, bu travmalı, doğayla uyumsuz, kendini bilmeyen hale gelmedik mi? Rahatsız olunca rahatsız edeni şöyle bi öteye itmek varken, nazikçe rica edicem çabası, bize biyolojik olarak nasıl bir fatura çıkarıyor farkında mıyız? Bütün bunların üstüne, insanlık için uzunca, ama dünya için çok çok kısa bir zaman önce mamut avlamış – mamut avlayacak fiziksel potansiyele sahip – insanları, gün ışığı almayan binalarda hareketsiz oturmaya mahkum ederseniz ne olur? Nereye gider o potansiyel, kasların, iradenin, bedenin gizli enerjisi?

Günümüzde gelişmiş toplumların temel sorununun doğadan kopmuş olmak olduğunu söyleyen bir sürü mühim kişi var. Doğadan kopmak yalnızca börtü böcekten, ağaçtan elma yemekten kopmak değil. Doğada şiddet var, hem de misliyle. Acı var, yara var, kan var, ölüm var, leşleri didikleyen akbabalar, içlerinde üreyen kurtçuklar var. Doğada düşünebildiğimiz tüm “kötü” şeyleri de içeren sonsuz bir döngü var. O döngüde şiddet de yerini alıyor, ve yerini bulduğu için her yeri kaplamıyor. Doğada her şeye yer var, her şeyin bir yeri var.

Bazen şu “sevgi” güzellemelerinin, Cem Yılmaz’ın “sevgi içimizde” diye dalga geçtiği kadar vahim olduğunu düşünüyorum. Şiddet de içimizde. Onu napıcaz peki? Nereye akıtalım, kime saldıralım, mızrak yapıp kendimize mi saplayalım? Bir benzetme olarak düşünürsek zaten hepimiz envai çeşit “mızrak”ler yapmışız ve onları kendimize, etrafımıza saplamakla da epeyce meşguluz. Nerede kaldı sevgi? İnsanın özü sırf sevgi midir, bir takım new age peygamberlerinin dediği gibi? Yoksa bir noktada özünde şiddet de olan Homo sapiens, özünde saf sevgi olan uzaylılarla falan mı melezlenmiş? Ortaya da böyle yerine göre kaymaklı ekmek kadayıfı, yerine göre patlıcan dolması, yerine göre acılı atom insanlar çıkmış? Hayırdır ya insanlık tarihi, neler oluyor?

Bence bilmediğimiz çok şey var.

Filim güzel, çok öneririm, size sevgilerimi gönderiyorum (şiddetlerim kişiye özel, kamuya açık değil, insanız neticede :D)