sosyal medya ama nasıl?

IMG_1238

Sosyal medya güzel de, dolu dolu yaşamakla meşgulken fotoğraf çekmeyi / çektirmeyi hiç canım istemiyor. Aslında benim sosyal medya hesabı açacağım da yoktu, 30 yaşımdan sonra Facebook, Instagram hesapları açtım. Açtıktan sonra da içine düştüğüm açmazı, ve bu açmazın çözülüşünü anlatayım size.

İzmir’de kıştı, biz Tayland’daydık, sosyal medya hesaplarını açmıştım ama samimiyet ve doğallık kaygıları içindeydim ve kullanmaya bir türlü elim gitmiyordu. İçe dönük, münzevi tarafım – üstelik de tanımadığım – bir sürü insana görünür olmaya şiddetle isyan ediyordu. Hesapları yoga derslerimi duyurmak için açmıştım ama, ben işimi kalpten yapıyorum, bulan bulur bir şekilde, diyordum. Sonra, Tayland’da mucizevi tesadüfler sonucunda Orçun’un eski bir arkadaşıyla karşılaştık. Kendime yakın hissedip kaygılarımı anlattığım sevgili arkadaşımız bana, kısaca şunu söyledi:

“Bildiklerini, sevgini ve yoganı paylaşman herkesin yararına olur. Yaptıklarını olabilecek en renkli, en çekici şekilde duyur, hiç tereddüt etme, kendini geri çekme, çünkü verdiğin hediye çok büyük.”

Üstüme alınsaydım altında ezileceğim bu güzel sözleri, kendisi de yoga ve meditasyon yollarında yürüyen arkadaşımdan duyunca, yogayı ve bilgeliği paylaşmanın benim kaygılarımdan çok daha önemli olduğunu anladım. Duymaya ihtiyacım olan şey buymuş, ondan sonra hesapları aktif kullanmaya başladım. Güzel insanlarla karşılaştıkça kaygılarım azaldı, kabuğuna çekilmeye meyilli kalbim açıldıkça açıldı.

E bu arada fotoğraflar tükeniyor tabi. Arkadaşımın öğüdü kulaklarımda, yoga arkadaşım ve fotoğraf eğitmeni TC Melis Aşkın‘a gittim. Melis çok uzaktan, bana hiç hissettirmeden, müdahale etmeden fotoğraflarımı çekti, doğanın içinde güzel bir gün geçirdik veee ortaya çok güzel fotoğraflar çıktı! Yakında paylaşırım 🙂

 

 

İRADEYLE DEĞİL ŞEFKATLE YAP (galiba B.K.S. Iyengar*) – KATI OLMAK NEDİR, KENDİNLE NASIL BAŞA ÇIKILIR, NİYE HİÇ AFİLLİ POZUM YOK???

IMG_9987Fotoğrafta gördüğünüz asananın çok çeşitlemesi var, benim yaptığım bana göre en kolayı 🙂 Adı Parivrtta Parsvakonasana, denge var, çevrilme var, güç var, kolay hali bile yabancısına değişik gelir.
.
Derslerde sık sık bahsettiğim bir gerçek var: Zorlanan kas kısalır – tamamen fiziksel bir olgu bu. Bedeni kendi sınırının ötesinde zorlayınca adrenalin salgılanıyor, adrenalin kaç/savaş tepkisini tetiklediği için kaslar kısalıyor – yani beden kaçmaya ya da savaşmaya hazır hale geliyor.
.
Oysa biz yoga yapmaya gelmiştik, esnemeye, güçlenmeye, kendimizle buluşmaya? Dişlerimizi sıkarak zorlayıp zorlayıp girdiğimiz şekil, egoyu (belki) tatmin ederken bedene daha da stres yüklüyor olmasın? İradeyle bedenimi bir şekle sokacam derken, o iradenin ta kendisi bedeni kapatıyor olmasın? Belki ihtiyacımız şefkattir? Olabilir mi?
.
(Hadi böyle şefkat mefkat laflarını sevmiyorsunuz diyelim. Belki bir zamanlar bana geldiği gibi, size de fazla “acitasyon” geliyordur [neden acaba?] O zaman şunu hatırlayın: Acı ve zorlama bedeni katılaştırır = fiziksel gerçek = iki kere iki dört.)
.
Benim katı bir bedenim var. Tam nedenini bilmiyorum; genetik diyen var, anne karnında travma diyen var, çocukken hep oturmuşsun diyen var, sinir sistemine reset at düzelir diyen var, enerjiyle çalış diyen var, önce kafanı değiştir diyen var, var oğlu var. En sonunda sorgulamaktan, yargılamaktan sıkıldım. Ben işime bakarım, yogama bakarım, bunlar hep kafanın anlattığı hikayeler dedim (biraz da mecburen dedim).
.
Bildiğim tek şey, o afili asanaların benim bedenimde vuku bulması için çoğu insandan daha fazla çalışmam, çoğunluğun gittiğinden başka yollar aramam gerektiği.
.
Tam da bu yüzden YOGAYI PAYLAŞMAYA karar verdim.
.
Esnek bir bedenin, beden zekası yüksek bir insanın (bazen tam da neyi nasıl yaptığını bilmeden) ŞAK diye girdiği şekle girmek için benim tek tek çalışmam, neyin nereden neye denk geldiğini hem zihnimle, hem bedenimle, icabında ruhumla anlamam gerekiyor.
.
Derinden anladığım şeyi derinden aktarabiliyorum.
.
Bir dirençle karşılaşan insanlara genellikle yardımcı olabiliyorum, çünkü direncin allahıyla her gün kendi matımda karşılaşıyorum.
.
“Ben bunu asla yapamam” dediğiniz yerler var ya? İrili ufaklı her gün geçiyorum o yerlerden. Bazılarını yapıyorum, bazılarını arada yapıyorum, bir kısmını yapamıyorum. Ne yaşadığınızı biliyorum.
.
Bu yüzdendir benim fotoğraflarım arasında “ileri seviye” asana görmeyişiniz. Çok eğitim aldım, çok yerleri öptüm, en sonunda bazı “ileri seviye”ler, birkaç “afilli”ler yüzüme güldü. Bütün yazı boyunca “yapamıyorum!!” diye inceden ağladığıma bakmayın, yapabildiklerim var.
.
Ama onları fotoğrafları yok!
.
Çünkü bir saat, iki saat, bazen kan ter içinde, bazen içsel yolculuğun dibinde çalışarak, BEDENİMLE, KENDİMLE SEVİŞEREK girdiğim asananın fotoğrafını çekmek – o yoğun halin, içe bakışın transından çıkıp da FOTOĞRAF ÇEKMEK! bana olası gelmiyor.
.
Yolculuğumu bir fotoğrafa, bir şekle indirgemek mi?? HAYIR. diyor içimdeki ses. Zaten o uğraşın içinde, bir nevi meditasyon hali belki de, fotoğraf çekmek hiç mi hiç aklıma gelmiyor 🙂
.
Sözün özü, yıllar geçtikçe anladım ki benim iradem zaten kuvvetliymiş. Katı bedenime deva olan tek şey şefkatmiş.
.
Teslim olmayı öğrenmek zorunda kalanların diyarından sevgiler.
.
.
.
*Internet aleminde “don’t do with great willpower but with great affection” olarak geçip Iyengar’a atfedilen bu sözün aslına ulaşamadım. Çeviriyi de doğaçlama yaptım 🙂

 

Güneşe Selam’ın dişil hali Aya Selam üzerine – KENDİMİZİ Mİ EĞLİYORUZ YA DOLUNAY VAR DİYE???

ayaselam

Yogaya yeni başladığım yıllarda yoga rehberlerimin astrolojiden, ayın hallerinden bahsetmelerine, yok Jüpiter geri sallıyormuş gibi yorumlarına pek bir kıl olur, ne alakası var şimdi ya yoga yapmaya geldik, diye söylenirdim içimden. Oldum olası gök cisimlerine, astrolojiye, mitlere, sembollere düşkün bir insan olarak beni bile ırgalayan bu durum, astrolojinin fasa fiso, ayın bir süs olduğu fikrine sahip insanlara kimbilir nasıl da saçma geliyordur!

Yıllar geçip öğrenme ve öğretme deneyimim derinleştikçe bu konuda farkettiğim birkaç şey oldu –

örneğin bir durumdan bahsetmenin onlarca yolu olduğunu, astrolojik semboller kullanılarak yaşamla ilgili kavramların ifade edilebileceğini –

çizgisel düşünmeye (neden-sonuç çıkarımı) alışmış bir kafanın ayın hallerinden yola çıkarak döngüsel düşünceye ayabileceğini –

bazen kişisel felaketlerimizi merkürün ters tepmesi gibi durumlara bağlayıp, satürn yüzümüze bakınca düzeleceğine inanmanın, “hayırlısı” demekten pek farkı olmadığını –

… Özeti, yogamızın gök cisimlerinden, mevsimlerden, hava durumundan etkilenebileceğini, belki de etkilenmesi gerektiğini, değişken doğa anayı izleyerek ve anlayarak çok şey öğrenebileceğimizi farkettim.

Sonra A aa BİR DE BAKTIM matta oturmuş diyorum ki: “Bu haftasonu çok güçlü bir ay tutulması olacak, o yüzden bugün Aya Selam serisini yapacağız.” (Ben bunu deyince yüzünüzde beliren alaycı yarım gülüşün farkındayım sevgili şüpheci dostlar, eğlenyoruz ya şurada karşılıklı, bozmayın 🙂)

Size dolunayın ne etkisi olduğunu, nasıl da tutulunca aman aman çok acayip şeyler olacağını yazmayacağımı tahmin etmişsinizdir. Burcumda, hatta doğum günümde tutulan ayın etkilerini ben çok net hissetsem de, konumuz bu değil. Konumuz, dolunay ve tutulma şerefine, Aya Selam, nam-ı diğer Chandra Namaskar.

Güneşe Selam serisinin dişil karşılığı Aya Selam’ın pek çok çeşitlemesi var. Benim seçtiğim seri enerjiyi aşağıya, toprağa, doğaya yönlendiren, döngüsel, kalça açıcılarla sakral çakrayı uyaran bir Aya Selam.

Seri boyunca matın yan, uzunlamasına kullanıyoruz.

Öne, arkaya, sağa, sola doğru hareket ediyoruz, bakışlarımız ve enerjimiz dört yöne de yöneliyor.

Döngüsel bir seri, dört yöne baktıktan sonra başladığımız yerde bitiriyoruz.

Geçişlerde Tanrıça pozu, Kali’nin pozu Utkata Konasana var, ayın dişi enerjisini, dolayısıyla kendi dişi enerjimizi onurlandırıyoruz.

Sözün özü, AY TUTULMASI vesilesiyle gündelik eril normun dışındaki kavramlarla, DİŞİLİN ÇEŞİTLİ YÜZLERİYLE karşılaşıyoruz.

Bundandır size Ay’dan, astrolojiden, hava durumundan, ve daha nice soyut şeyden bahsetmem. Alakasız görünen her oluş içinde yeni bir keşfi barındırabilir.

Bahsettiğim seriyi şurada http://iymsrishikesh.org/…/moon-salutation-or-chandra-nama…/ ve şurada https://kripalu.org/r…/chandra-namaskar-honoring-moon-salute bulabilirsiniz.

Cuma gecesi size neler olacak, ya da şimdiden oldu mu, meraktayım. Yorumlarda yazsanız ya!

.
.
.
.
#ayyoga #zeynepvaizoglu #yoga #izmir #chandranamaskar

 

BENİ ÇOK FENA KANDIRMIŞLAR! temizlik üzerine

DSC03587

Doğum günümün yaklaştığı, otuzumu geçeli yıl olduğunu kabullenmeye başladığım bu günlerdeki ruh halime uygun, klişe bir giriş cümlesiyle başlamak istiyorum:

Sene 2009. Üniversitenin gerçek anlamda son günü – (benim için yalnızca ilk üniversitemin son günüymüş, o zaman bundan haberim yoktu). Bitirme projesinin jürisinden çıkıp, Hacettepe’nin şenliğine gitmiştik. Lisede bir takım şeylere tepki olarak hep erkek model kısacık kestirdiğim saçlarımı, üniversite boyunca yine başka bir takım şeylere tepki olarak hiç kestirmedim (Uçlara savrulanlar birleşin! :)) Kuaförden, para harcamaktan, tüketimden, “yüzeysel” bulduğum her şeyden neredeyse tiksinerek tamamen uzaklaşmıştım. Ama, o kadar kendine bakmayan, kendiyle barışamayan, bir bedeni olduğunu farketmeyen bana inat, saçlarım uzadıkça uzuyor, güzelleşiyordu.

O yıllarda, savurganlığın, şımarıklığın bolca gözlemlenebildiği bir (özel) üniversite hayatının içindeydim. Kozmetiğe, plastiğe, yapaya, yalana mahkum olmadan kendime, bedenime bakabileceğimi, kaygılandığım için değil neşe duyduğum için süslenebileceğimi henüz bilmiyordum. Bakım, makyaj, giyim denilen şeylerin, canlılara nasıl bedeller ödetilerek ayağımıza geldiğini, parlak plastik paketlerin asıl meselesini yeni yeni öğreniyordum. Öğrendikçe de onlardan uzaklaşmaya çalışıyordum ama elimde bir kılavuz, önümde bir rehber yoktu – yine plastik paketten hazır tavuk yiyordum, yine marketten alışveriş yapıyordum. Bir şeylerin çok yanlış olduğu hissi hep vardı.

Aslında doğru yanıt bendeymiş, herkesin gözünün kaldığı parıldayan uzun saçlarımdaymış. Kuaför yüzü görmemiş, kimyasallara bulanmamış, bebek şampuanıyla yıkadığım, arada bir kına yaptığım saçlarım. Doğru yolu o yıllarda bulur gibi olmuşum ama bir daha bulana kadar aradan neredeyse 10 yıl geçti 😀

Bizler büyük yalanların içinde yaşıyoruz. Bize “iyi, güzel, doğru” denilen birçok şey düpedüz zararlı. Bunu ne kadar vurgulasam azdır. Bir daha yazayım: Kim olduğu belli olmayan bir dış kaynak size reklamlarla gelip, “bu çok iyi, her şeyi halleder” diyorsa bilin ki büyük olasılıkla ZARARLI. Doğrudan sizin için zararlı olmasa bile başka canlılara zararlı.

Nasıl bir yalan sisteminin içinde bulunduğumuz hakkında yazmak isterdim, ama buraya sığmaz. O yüzden bugünlük temizlik ve kozmetik üzerinde duracağım.

Evlerde rutin olarak kullanılan, çok doğal karşılanan bir takım ağır kimyasalların nelere yol açtığını basit bir aramayla öğrenebilirsiniz. Kullandığınız deodoranların, makyaj malzemelerinin bedende ve gezegende ne gibi izler bıraktığını da. Ben size bir özet geçmek istiyorum:

  • Kullanılması kesinlikle gerekli görülen, uğruna yer gök yıkılan, reklamları çekilen o DEODORAN denen nane var ya? Onun uzun süre etkili, içinde kanser yapan kimyasallar bulunmayan, maliyeti çok düşük, harika kokan bir halini EVDE YAPABİLİRSİNİZ (çok terliyorum, bana güvenin). Canınız uğraşmak istemezse hazır almak da mümkün, ama marketten değil, kim olduğu, ne yaptığı belli, televizyona reklam veremeyecek güzel insanlardan. Ben hala ismi lazım değil bir takım markalara paralar yedirip zehir almak istiyorum diyorsanız, karar sizin.
  • Saçlar, saçlarımız. Onlar bizden yalnızca dengeli temizlik istediler. Gerisini kendileri hallediyorlar zaten. Kafa derinizin dengesi fena halde bozulduysa, kaşınıyor, yanıyor, pul pul dökülüyorsa ihtiyacınız KEPEK ŞAMPUANI DEĞİL. Saç yıkamak için üretilen, içinde çok güzel yağlar filan olan, harika doğal sabunlar var. Kurutmuyorlar, besliyorlar, güzelleştiriyorlar. İsmi lazım değil marketlere, güya “özel ürün” satan eczanelere para dökmekten bıkanlara ŞİDDETLE TAVSİYE.
  • Sirke diyorum, karbonat diyorum. İnternet sirke ve karbonata güzellemelerle dolup taşıyor. Biz elimizin altındaki yararlı ve ucuz temizlik malzemelerini görmeyip marketten en kalın plastikten bi klorak şişesi alıyoruz, temizlik diye onu soluya soluya temizliğin kokusunu amonyak sanıyoruz. Niye yalan çok büyük anlıyor musunuz?
  • Piyasadaki cafcaflı bulaşık deterjanıyla yıkanan bulaşıklarınız var ya? Onlar ANCAK 2 TON SUYLA filan arınabilirmiş, biliyor muydunuz? (Rakamı attım ama gerçekten bu kadar abartılı). Ya arkadaş ben doğayı korumayı geçtim kendimi korumaya çalışıyorum, ellerimi çatır çatır amansızca çatlatan o deterjan içeride neler yapıyor sizce? Bir araştırmaya göre boğaz enfeksiyonlarına bulaşıklardan kalan deterjan neden olabilirmiş. Ağır tahriş ediyor çünkü (elleri düşünün, boğaz iç doku, çok daha hassas). Deterjanı bıraktığımdan beri bir kere bile boğaz ağrımalı hasta olmadım – ki her kış iki kere olurdum önceden. Bazı şeyler çok açık bence.
  • Çamaşırlar da aynen yukarıda yazdığım gibi. Yumuşatıcı denen kimyasal kokteylinin kokusu sanırım bağımlılığa benzer bir şey yapıyor, bırakıp da burnunuz normale döndükten sonra o yumuşatıcı parfümünün ne kadar ağır ve yapay olduğunu farkediyorsunuz çünkü. Reklamlara inanırsak, yüzyıllardır kül suyu gibi bugün akıldışı görünen malzemelerle yıkanmış çamaşırlar aslında pismiş, deterjanın icadından beri tertemizler 🙂 Yemiyoruz bunları.
  • Krem seven herkesi aktardan aldıklarıyla evde güzelce yapabilecekleri, içine sevdikleri mis kokulu yağları koyabilecekleri kremler yapmaya, bu zevki yaşamaya davet ediyorum. Ay ben anlamam diyenler, küçük ve samimi üreticiden şaşmayın, büyük markalar yine = zehir.

 

Bu listeyi çok uzatabilirim ama aklımdan bu acayip geniş konuyu birkaç kerede yazmak var. Zehirden girip kapitalizmden çıkabileceğimiz, güzellikten girip kadınlıktan, şehirden, gıdadan bahsedebileceğimiz bir konu çünkü bu.

Uyanık olun. Yapabileceğiniz en iyi şey bu. Uyanık olun. Size sunulanları alışkanlıkla kabul etmeden önce düşünün. İçinizi bi yoklayın, rahat mı? Başka bir yolunu bulabilir misiniz? Kendinize ve tüm canlılara karşı daha saygılı, daha sevgili, daha şefkatli olabilir misiniz? Gücünüzü, paranızı, enerjinizi yararlı yerlere akıtabilir misiniz?

Konu bu kadar basit aslında.

 

 

ANDA OLMAK IV – dinliyorum

dsc_0453ANDA OLMAK IV – dinliyorum

Konuşmuyorum. Konuşmuyorum. Dinliyorum. Aslında söylediklerini pek de dinlemiyorum. Ben meşgulum. Havayı koklamakla, sesinin müziğiyle, ellerinin ister istemez küçük hareketleriyle, başının etrafında titreşen ışıkla. Oradayım, bazen tam zamanlı, bazen gelgitli. Anlat. Anlat bana, daha da anlat.

Bir zamanlar insanları merak ederdim. Şimdi insanlığı merak ediyorum. Hayatlara iyi bakıyorum ve bazen elimi uzatıp parmaklarımın ucuyla dokunuyorum, yavaşça. Bazen yüzünüz aydınlanıyor, bazen suçlulukla gözlerinizi kaçırıyorsunuz, bazen alnınız kırışıyor beni anlarken.

Güzel değil mi? Beraber yapmak güzel.

Dinlemek, tam anlamıyla, hakkını vererek dinlemek, yoğun bir deneyim. Başkasını, kendini, dostunu, sevdiğini, sevmediğini, trafiği, rüzgarı dinlerken yalnızca dinlemek, dinleyerek anda kalmak mümkün. Sürekli konuşkan, yazışkan, bir şeyleri ifade halinde, arka planda car car televizyon, çıktıslı müzik, aynı muhabbet sakızları tekrar tekrar çiğnenip önümüze konar halde olmamızın nedenini Gündüz Vassaf çok güzel ifade etmiş, sindire sindire, dinleye dinleye bir okusanız ne güzel olur!

“Birbirimizi anlayamayacağımız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz.

Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz.

Sessizlik bizi ürkütüyor.

Sessizliği denetleyemiyoruz.

Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tam tanımadığımız dürtülerimizin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. Kendimizi güvende hissederiz. Sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. Sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. Sahip olunca da kendimizi güçlü, her şeyi denetleyen bir konumda hissederiz.

Aymazlığımızın doruğu da budur işte. Başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum.

Birer ikame olarak sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer.

Sözcükler bizi kör eder.”

Gündüz Vassaf’ın çok sevdiğim Cehenneme Övgü kitabından. Karşınıza çıkarsa takılın, takılı kalın, bırakın ufkunuz genişlesin.

Sessiz sevgilerimle.

Fotoğraf: Kamer Aslı Kelly

#ayyoga #zeynepvaizoglu #yoga #izmir

ANDA OLMAK III – sevginin kıyısında, öfkenin merkezinde

_DSC7416

Öfkem her zaman yakıcı olmuştur. Yılan gibi sokuyorsun, dedi beni en iyi tanıyıp en çok sevenler. Uzun bir göz kararması anı, sonradan ağzımdan çıkanları hatırlayamama hali. Karşımda şokla donup kalmış insana bakıp, Ne dedim ki ben?! diye soruşum samimi. Öfke ilkel bir tutku, tehlike altındaki vahşi hayvanın mağarasını savunması, bilincin ve belleğin sahneden çekildiği, yalnızca korku ve şiddetin olduğu bir yer. Öfke bir yer olsaydı sivri, parlak siyah kayaların arasından lav nehirleri akar, gökyüzü griden kırmızıya çalardı; ve sonra İNCİNDİĞİN İÇİN SALDIRDIĞINI FARKETTİĞİN AN nehirler berrak suya döner, bulutlar tuttukları yağmuru bir anda bırakırdı. Gözyaşları. Öfkeden tek çıkış, saldırganlığın ardında kırgınlık olduğunu farketmek. Öfkeden tek çıkış, incinebilirliğinle tanışmak, yaraların derin kuyularında nöbet tutmayı bırakmak. Öfkeden tek çıkış, öfkenin merkezine inmek.

Öfkenin merkezi?

Hislerin yoğunluğundan kaçmamayı, kaçmak için telefona, televizyona, yemeğe, kitaplara, hayal dünyama düşmemeyi öğrendiğim zaman geldim öfkemin merkezinde bir başıma dikildim. Korkunç bir yerdi. Hiç susmayan bir çığlık vardı, içimden yaratık çıkacakmış gibi bedenimi zorlayan büyük bir gerginliğe, sıkmaktan aşındırdığım dişlerimdeki ağrılara, omuzlarımdaki tonlarca yüke dayanmam gerekliydi. Bağırmadan, ağlamadan orada kalmam, öfkemi hissetmem, ÖFKEMİN VAHŞİ GÜCÜNÜ HİSSETMEM gerekliydi. Sonra kıyıya çarpan dev bir dalga gelip beni derinlere çekti.

Ve öfke bir daha geldiğinde hatırladım: Gücümü, gücümün içindeki kırılgan kalbimi, korumaya çalıştığım mağaramı, öfkenin merkezinde BEN olmayı hatırladım. Öfkemi tetikleyen insanın gözlerinde onun kırılganlığını, koruma arzusunu, onun mağarasını gördüm. Yaralı hayvanlardan hiçbir farkımız olmadığını anladım. Öfkem güce dönüştü. Kaynağı ben değildim, yalnızca içimden geçiyordu. Öfke benim içimden geçerken, ben de onun içinden geçtim. Bulutlar yağmuru bıraktı. Ağladım.

İrem bana bir soru sormuştu: “Bedeninin farkındaysan, o mekanda olmak istemediğini tüm bedeninde hissediyorsan ama yine de durumu değiştiremiyorsan… Kabullenme, bunun geçiciliğini bilme haline duygusal boyutta nasıl ulaşıyorsun?”

Stephen Cope, The Great Work of Your Life isimli harika kitabında buna bir cevap vermiş. Demiş ki:

“İçine gir. Öfkenin, korkunun içine gir. Onu bedeninde hisset. Onunla tanış. Yaşadığın duygunun kalbindeki enerjiyi, merkezindeki gizli hediyeyi bul. Korkma. Bırak üstünden akıp gitsin. Onu bil.”
.
.
.
.
.
.
.
.

Fotoğraf: Ersan Çeliktaş

 

YA ZEYNEPÇİM, SEN KİİİİİM BÜTÜN BUNLARI YAPMAK KİM?

IMG_6937 (1)

Öyle sık geçiyor ki bu soru içimden! Bazen, “bak, nereden nereye!” tadında, bazen “nelere kalkıştın acaba sen?!” şeklinde. Şaşmaz bir şekilde kendimi geçmişte öğrenemediğim şeyleri öğrenirken, görmek istemediklerimi gözüme sokulurken buluyorum. Ben kiiiim, DD ile güç bela geçtiğim dersler hakkında bu gerçekten hiiiiç haberi olmayan bi takım masum insanlara öğretmenlik taslamak kim? Ben kim, padmasana kim? Neymiş efendim, kalçasını esnetecekmiş. Ya sen bi 20 sene omurgan C şeklinde bacak bacak üstüne atarak otur, saatlerce günlerce bilgisayara bak, hiç kalkmadan şehirlerarası belki de yüzlerce otobüs yolculuğu yap, sonra gel, neymiş ben kalçamı esneticem. Yok ya! Kolay mı kalça esnetmek??? “Kalbini aç, kalbini aç, derin bi nefes, şöyle bi omurgayı toparla” diyosun ya derslerde, yav sen kiiiim kalbi açmak kim? O kalp ki açık olmanın cefasını da cezasını da ağır çekmiş, manyak mısın ne açıcan otur oturduğun yerde (omurga C şeklinde). Bir eğitimde ara verdiğimizde hocamız gelip omuzlarıma dokunarak, postürünü düzeltmek istiyorsan dik durmaya başlamalısın, demişti. Diyemedim ki ben kim omuzları yerine takmak kim? Omuzları öyle bi çıkarmışım ki yerinden meğersem omurlarımdan biri donmuş, hareketsizmiş. Ya Zeynep sen yargılaya yargılaya, kıra döke, sonunu düşünmeden yaşamışsın, sen kim omurgayı toparlamak kim? Bırak allasen. Çocuk pozuymuş. Alnın secdeye en son ilkokulda din dersinde namaz öğretilirken değmiş. Millet günde beş vakit iniyor çocuk pozuna. Sen kim, bu saatten sonra çocuk pozuna varıp yaradana secde etmek kim? Neymiş 2. Savaşçı’da diz ayak bileğinin üstünde olacakmış. Bi kere allah vermemiş ki canikom, diz anyada ayak bileği konyada. Bir arkadaşımın yoga yapan ortopedi cerrahı babası, diz ve kalça yapımla karşılaştığında, yani biliyosun yoga yapmak zorunda diilsin, demişti. Teknik söyleyecek olursak hem Tibiada hem de Femurda alışılmadık torklar mevcut, açılı geliyor canım, öyle çoğu insan gibi ayak bileği-diz-kalça üstüste olup öne bakmıyor bende. Ulan allah vermemiş işte, pes et di mi?
Çocukluğumdan beri sakar diye adım çıkmıştır. Çaya şeker attığım zamanlarda, o kaşıktaki şekerle çayı ilk denememde buluşturduğum nadirdi (bu yüzden şekeri bıraktım^__^). Heyecanlanınca elime koluma hakim olamazdım, bedenle çalışmaya başlayınca biraz sakinledim çok şükür. Haftada bir bardak filan kırmazsam rahat edemem. Götümle dağları deviririm (küçükken bu lafı benim için icat ettiler sanmıştım). Beden dersi oldum olası büyük bir kabustu, çünkü o topları ya ben ıskalardım (boşa vurmak iğrenç bir histir) ya da ne tarafa kaçacağımı bir türlü hesaplayamadığımdan gelip gelip kafama çarparlardı. Beden öğretmeni de suratını buruştururdu devamlı, herhalde kasıtlı yaptığımı veya canım istemediğinden öyle olduğunu sanıyordu. Yahu kim 15 yaşında ergenliğin doruklarındayken kafasına top çarpsın ister? Bir değil iki değil? Neyse, toplu sporlardan itinayla kaçarak büyüdüm. Şimdi de arabam sağlı sollu komple çizik. Algılayamıyorum arkadaş! Ben senin kalbinden geçene anında vakıf olurum ama şu mesafe ve koordinasyon olayını bi türlü çözememişim! Senkronize danslı etkinliklere katılma girişimlerimin hepsi kendimi salonun alakasız bir ucunda kendi etrafımda ters tarafa dönerken bulmamla bitmiş! En sonunda bir gün olaya aydım ve göz doktoruma gittim. Benim gözler kafama top geliyor diye küsüp kitaplara düştüğüm için 6 numara miyop (bence bana devlet bakmalı). Göz doktoruma, ya ben niye bu kadar sakarım, gözlerim mi bozuk yoksa beyinsiz miyim, dedim. E gözün bozuk zaten, dedi, artı bi de beyinsizmişim. Evet, doğru okudunuz. Benim ve herkesin sakarlık, efendime söyliyim yerine göre salaklık, en ılıman haliyle koordinasyonu yok olarak nitelendirdiği şey, beyinde bir tür “bozukluk”, bir farklı yapılanma hali, bugün çocuk olsam teşhis edilebilecek isimli misimli bir durummuş. Ben de diyorum, görüyorum ama niye bu şekeri çaya diil masaya döküyorum? Herkes güzel güzel parkediyor ben niye sürtüyorum? Teşhisi aldım, rahatladım, çünkü tedavi olmadığı gibi, aslında tedavilik bi durum da yok. Kalbinin açık olması gibi, birlikte yaşadığın, kişiliğini şekillendiren bi durum bu.

Şimdi sorarım size, ben kim, bir oda dolusu insana bedenden, bedenin mekanda kapladığı yerden, hareketten, hatta koordinasyondan bahsetmek, üstelik tüm bunları göstermek, ve dahi başaşağı dururken car car konuşmak kim?

Belki duymuşsunuzdur bunu söylediğimi:
Ben yapabiliyorsam herkes yapar.

Yazının başında bahsettiğim dersler var ya. Onları da algılayamamışım ben. O zaman çözemediğimi şimdi çözeyim diye, bazen de (geçen hafta sınıfta olduğu gibi) çözemeyip kızarıp bozarayım, sonra buna da gülebileyim diye karşıma çıkaran hayat – ya sen nelere kadirsin!

Fotoğraf: Necati Türker

 

“NORMAL HAYATTA ÖYLE BİR İŞ YAPTIĞINI BİLMİYORDUM!”

IMG_0284

Yoga aracılığıyla tanıştığım insanlar bazen “normal hayatta” “normal” bir işim olduğunu duyunca şaşkınlıkla bakıyorlar yüzüme: “Aaa ben senin böyle bir işin olduğunu bilmiyordum!” Böyle bir iş dedikleri, sistemin önemli bir parçası olan ve toplumda saygı duyulan üniversitede ders verme işi. Saygı duyulası da bir adı var: “öğretim görevlisi” ya da, olumlu olumsuz tüm anlamlarıyla, “hoca”. Bazılarına göre yoga “hocalığı” daha “marjinal” (sistemin sınırlarına yakın?) bir iş gibi ve benimle ilişki/bağ kurmalarına bir nevi engel oluyor, bunun karşısında üniversite “hocalığı” sistemin o çok iyi tanıdıkları ta göbeğinden, üstelik de saygı uyandıran bir yerden sesleniyor onlara. Bazıları bu iki “iş”in birbirine zıt düştüğüne son derece kani, bazılarına göre ikisi de “öğretmen olmak” üzerinden benzer. Sanki ben Jekyll ve Hyde misali iki ayrı hayat yaşıyormuşum da, biri diğerini telafi ediyormuş gibi düşünenler de oluyor. “Para oradan geliyor ki yoga yapıyor”, “Yoga yaptığı için sınıfta bu kadar sakin” gibi önermeler sözcüklere tam da böyle dökülmese de benim hassas antenlerim onları yakalayıveriyor.
Üniversitede güzel sanatlar fakültesinde çalışıyorum ve liseden yeni mezun olmuş öğrencilerin “güzel sanatlar” ile ilk kez karşılaştığı, elleriyle çalışarak öğrenmesi beklenen büyük bir stüdyo dersine giriyorum. Bundan 12-13 sene önce, elleriyle çalışmayı neredeyse hiç bilmeyen, soyut bir hayali somut hale çevirmesi hiç gerekmemiş bir genç olarak şimdiki öğrencilerimin geçtiği yoldan geçmekteydim. Zihin ve beden işbirliğiyle yapılan bir işin adım adım planlanması gerektiğini bilmediğim için asla kafamdaki hayale uygun ve temiz bir iş çıkaramadığım anladığımda üniversiteye başlamamın üstünden tam 3 yıl geçmişti. Konu fiziksel çalışmaya geldiğinde aczim o kadar büyükmüş ki neden beceremediğimi anlamam bile yıllar almış! Şimdi uğraşan, uğraşan, uğraşan ve bir takım standartları karşılayan bir iş çıkaramayan öğrencilerimin yüzünde gördüğüm çaresizlik ve hayal kırıklığını çok derinden biliyorum. Üzerinde hiç düşünmedikleri kavramları ve hiç deneyimlemedikleri eylemleri birdenbire hayatlarına sokmalarını talep eden eğitim planının yarattığı bezginliği ve yorgunluğu biliyorum. Aptallaştırmak ve köleleştirmek üzerine kurulmuş bir sistemde güzel sanatlar fakültesinin yeri nedir, ve ne beklenebilir, düşünüyorum. İnsanların ancak ve ancak yalnız başlarına kalarak ve yaparak öğrenebilecekleri – yani içsel bir bilgiyle kendi kendilerine öğrenebilecekleri şeyleri sözcüklere dökerek anlatmanın imkansızlığını hemen hemen her ders yaşıyorum. Yoga asananın bedende ve zihinde aldığı şeklin çeşitliliğiyle üniversitede yapılan bir sunumda sisteme uygun kalıp örneklerin öğreticiliğini ister istemez karşılaştırıyorum. Pasif bir izleyici olmayı ödüllendiren bir kültürde yetişmiş insanların aktif katılımcı, dahası “yaratıcı” olmasını beklemek ne kadar gerçekçi? “Instant gratification” yani anında tatmin çağında yaşayan gençlerden 4 saat boyunca aynı el ve zihin işi gerektiren göreve odaklanabilmelerini beklemek – ben olsam yapabilir miydim diye sormak kendine? Kendini, kendiliğini tam olarak algılayamayan bir insanın, bunu farketmesine, bunun nasıl da bir engel teşkil ettiğini anlamasına şahit olmak büyülü bir deneyim. Yoga matında konuşurken birinin yüzünde o şafağın attığı anı, aydınlanmasını, anlayışın rahatsızlığını ya da rahatlamanın eve dönmüşçesine huzurunu gördükten sonra “sınıfta öğretmen” olmak tanıdık ve zorlu bir deneyim. Yaşadığım ikili bir hayat değil, aynı tutkunun, aynı keşif ve keyif arzusunun başka başka ortamlardaki yansıması. Durumun aslı şu ki insanla çalışmak, içtenlikle ve samimiyetle insanla çalışmak kendime dair çok şey öğrenmemi sağlıyor. “Kendime dair” olan her şey de aslında yaşama, dünyaya ve bu yazıyı okumakta olan sana dair. Öğretmenlik yalnızca ve yalnızca daimi bir öğrencilikle olabiliyor. Samimiyetle ve kendini vererek yaptığın sürece, neyi öğrendiğin ve öğrettiğin de çok önemli değil, çünkü asıl mesela aktarım sürecinde oluşan dinamikten beslenmek, iç görünün ve yaşamının genişlemesi. Yine de, içinde büyük çelişki barındıran bir durumdayım. Bu çelişki zaman zaman beni sıksa ve isyan etmeme neden olsa da, biliyorum ki yeni yollar genellikle yeterince uzun süre içinde bulunulan çelişkilerden doğar. Yolumu arıyorum. Yolumu hepimiz için arıyorum.

 

YOGA YAPAN KADINLAR TAMAM DA, YOGADA KADINLAR NEREDE?

Yakın yoga tarihine bakarsanız çoğunlukla eril figürler görürsünüz.
Şimdi yapılan haliyle yoganın öncüleri olarak karşınıza Krişnamaçarya, Pattahbi Jois, Iyengar, Desikaçar gibi erkekler çıkar. Daha öncesine giderseniz yoganın kadınlara yasak olduğu bilgisine bile ulaşabilirsiniz.

Peki bu doğru mu ve hep böyle miydi?

“Kadın zamanın başlangıcından beri guru, şifacı, yogini ve Tanrıça olmuştur.”
Tantra bilgini Ramesh Bjonnes (https://www.elephantjournal.com/…/…/dispelling-one-big-myth-about-women-and-yoga-ramesh-bjonnes/)

Tantrik yoginiler ziyafetler düzenler, müzik yapar ve dans edermiş – onların ibadeti buymuş.

Yer, içer, öğrenir, öğretir, esinlenir ve birlikte büyürlermiş. Kadınların desteğiyle bütün topluluktaki enerji beslenir, özgürce akarmış.

Kadınlar kanamanın, doğumun, şifanın ve ölümün doğal güçlerini transla ve dansla kutladıklarında hastalıkların kovulduğuna, insanların, hayvanların ve bitkilerin bereketinin arttığına inanılırmış.

Hindistan’da kadınların yoga yapmasına izin olmayan bir zamanda, INDRA DEVİ modern yoganın babası olarak anılan Krişnamaçarya’yı onun öğrencisi olmaya ikna etti. Indra Devi’nin beraber çalıştığı öğrenciler arasında B.K.S. Iyengar ve Pattabhi Jois de vardı.

Indra Devi son derece eril bir disiplin olan yogayı, kozmopolit, spiritüel ama dindar olmayan kadınlar için bir ritüele dönüştürdü. Yoko Ono, John Lennon gibi ünlülere, dünya liderlerine, müzisyenlere yoga öğretti – ve yogayı herkesin erişebileceği hale getirdi.

“Çağdaş kadın Tibet Budizmi ya da Hindu Yoga uygulamaları yaptığında, yoginilerin, dakinilerin ve tüm eski Yoga ve meditasyon uygulayıcılarının kullandığı gücü davet eder. (…) Şarkı söylediğimde, sabahları yoga mudra yaptığımda ve on beş dakikalığına derin bir meditasyona girdiğimde, kadim anaların öğretilerini benimle paylaştıkları bir yere gidiyorum” Vicki Noble

KaydetKaydet

Sahil köyünde

Sahil köyünde, hindistan cevizi ağaçlarından süzülen yakıcı güneşle aydınlanan pazarda boş boş dolaşıyorum. Nemli, sıcak hava yükselen bok kokusunu her yere bulaştırıyor, ayaklarımız yıkanınca çıkmayan tozlara bulanmış, sağımız solumuz yara bere, sivrisinek ısırığı içinde, kimimizin bacağında motosiklet yanığı, kimimizde bayır aşağı düşerek edinilmiş çizikler ve morluklar, ayak bileklerinde habire öten zilli halhallar, istisnasız iç gösteren hafif giysiler, saçlarımız tuzdan ve güneşten hışır hışır, kimimiz her adımda dans ediyor. Güneş batarken kumsalda davullara vuruluyor, ateşle oynayanlar, ateşin etrafında oynayanlar… Kalçalarım ritme uyuyor, yapabileceğim başka bir şey yok, davulların ritmine, yaşamın ritmine, yaşama, kalp atışlarına uyuyorum, parmak uçlarımda dans ediyorum, güç yavaş yavaş yukarı çıkıyor, kuyruğumdan omurgama, omuzlarıma, başıma, saçlarıma. Güneş çoktan parlak kızıl bir küre olmuş batarken hemen karşısında incecik bir yeni ay yükseliyor, hepimiz maşuk, nabızlarımız bir atarken, Manuhar’ı görüyorum, çemberin ortasında, kollarını açmış, kıvrakça danseden tabi ki o: Kedi yavrusu Manu, cadı parçası Manu. İnanılmaz güzel, su gibi akıyor sert vuruşların içinden. Onu tam anlamıyla ilk kez, akşam yemeğinde, mum ışığında birbirimize doğru eğildiğimizde gördüm, gölgelerin arasında parlayan yeşil gözleri benimkilerle neredeyse aynı renk, yüzü çok zaman öncesinden tanıdık. Zaman duruyor, biz ateşin etrafında, kendi vuruşlarına mest davulcuların önünde hiç durmadan devam ediyoruz. Ayak parmaklarım kumlara gömülmüş, kollarımı kaldırınca ortamdan geçen elektrik başıma taşıyor ve tepemden gökteki tanıyamadığım yıldızlara akmaya başlıyor, boşluğun ortasında asılı bir kürenin çekiminde olduğumu ilk defa bu kadar açık hissediyorum. Gün kayboluyor, kendimi unutmuşum, varlığımı titreten davullara kaptırmış, toplu vecdin içinde dansediyorum.