niye meditasyon eğitimi aldık?

Bi bakın: Sakin olabiliyor musunuz? Gözleriniz devamlı bir şey aramadan oturduğunuz yerde oturabiliyor musunuz? Kafanız dağılmadan tek bir düşünceyi takip edebiliyor musunuz? 
Bir işe odaklanabiliyor musunuz? Anlatan insanı bölmeden dinleyebiliyor musunuz? Ağaçların güzelliğinin farkında mısınız? Kafanız devamlı dönen düşünce plan programdan yorgun mu yoksa? 


Bakın daha odaklanmaya, hareketsiz olmaya veya tamamen harekette olmaya, “mindfulness” denilen anda olma durumuna, hele hele meditatif hale hiç girmedim.

Meditasyon insana önce sakinleşmeyi, yavaşlamayı, gerçek olanla zihinde olanı ayırt etmeyi öğretiyor.

Ve bu öyle büyük bir fark yaratıyor ki hayatınızda, devam etmek istiyorsunuz.

O sakin anların çoğalmasını istiyorsunuz, hatta o sakin vahaya komple taşınma hayalleri kuruyorsunuz. 

Meditasyon yapıyorum ama ne yapıyorum, anlatamam. Yapma değil de olma hali daha çok. O olma halinin içinde keşfettiklerimi paylaşıyorum.


Her birimizin içinde sessiz bir merkez, bir tapınak var. Orayı keşfetmeniz dileğimle.

şeker henri

Küçük bir kızken Matilda diye bir kitap geçmişti elime. Küçük bir kızın acımasız bir dünyayla başetme hikayesi, ama çok komik, çok büyülü, acayip ince bir mizahla dolu. Matilda kişisel gücünü gözlerinden çıkan ışınlara çevirebiliyor, nesneleri yalnızca bakarak hareket ettirebiliyordu. Mistik bir tarafı da vardı yani hikayenin, büyülenmiştim, neye inanacağımı şaşırmıştım. (Aynı yıllarda Gülten Dayıoğlu’nun Ganga’sını da okumuş, internet öncesi o zamanlarda bir yerlerden yazarın telefonunu bulup, “Gerçekten var mı böyle şeyler?” diye sormayı çok istemiştim.) Zamanla İngiltere’de çok büyük olan ancak o yıllarda ülkemizde pek tanınmayan Matilda’nın yazarının, Roald Dahl’ın peşine düştüm. Siz bu yazarı Çarli’nin Çikolata Fabrikası isimli filmden tanırsınız belki, hikayeleri tüm filmlerden çok çok daha güzeldir. Dahl’ın dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını açgözlülükle tekrar tekrar okudum. Sonra elime “Şeker Henri’nin Akılalmaz Öyküsü” isimli kitabı geçti. Novella tadındaki bu uzun hikayede, Şeker Henri mum alevine bakarak trataka meditasyonu yapıyor, bu meditasyon sayesinde insanüstü güçler ediniyor, meditasyon yaptıkça güçlerini kendi çıkarı için kullanmaktan rahatsız olmaya başlıyordu. Şeker Henri’nin maceralarını belki 20 kere, belki 50 kere okumuşumdur. Anlatının kendisinden çok keyif almanın yanında, meditasyonun ne olduğunu, yogilerin tam olarak ne yaptıklarını, gerçekten “insanüstü” güçler diye bir şeyin varolup varolmadığını delice merak ediyor, hikayenin içinde cevaplar arıyordum. Küçücük aklımla insan bedeninin sınırlarını, zihnin marifetlerini anlamaya çalışıyordum. Bunları sorabileceğim kimseyi tanımıyordum, internet yoktu, annem babam bu işlerden anlamazdı. Bazı geceler, kitapta anlatıldığı şekliyle odaklanmayı deniyordum ama başaramıyordum. Yine de, hikayede anlatılanların gerçekçi olabileceğine dair inancımı hiçbir zaman yitirmedim.

Yıllar dolu dolu geçti. Yaşamın hayal edebileceğimin ötesinde maceralarla dolu olduğunu anlamaya başladım. Aklımın ve bedenimin sınırlarını genişletmeye, esnetmeye, “ben” sandığım kişiyi aşmaya başladım. Ve gün geldi, hocamız bir mum yaktı ve bize şöyle dedi: “Şimdi trataka meditasyonu yapacağız.”

Hikayeleri çok sevdiğini bildiğim hocama kitabı bulup hediye ettim. İçine içimden gelerek şuna benzer bir şey yazmıştım: “Benim çocukken aldığım kadar keyif almanız dileğimle.” Çünkü hiçbir hikaye yoktur ki bana Şeker Henri’yi ilk defa okurken aldığım keyfi versin. Çocuk aklıma çok büyüleyici gelmişti, başka bir dünyaya aralanan kapıydı. Belki de çocuk Zeynep büyüyünce yaşamın anlamını nerede bulacağını biliyordu, belki buydu onu bu kadar heyecanlandıran. Hocam @borahariom geçtiğimiz haftalarda kitaptan ve benden bahsetmiş, tavsiye ettiği değerli kitaplar arasında Şeker Henri’nin Akılalmaz Maceralarını da saymış.

Çember tamamlanıyor. İçimdeki küçük kıza sarılıp kulağına fısıldıyorum: “Merak etmeye devam et. Öğreneceksin. Bu senin yolun.”